Sevgili diyetnedir.com okuyucuları,
Burada güncel diyet olaylarını, bunlara bağlı olarak hislerimi, düşüncelerimi ve bazı tecrübelerimi yeri geldikçe paylaşmak istiyorum.



11. Kuzey Ülkeleri Beslenme Konferansı Yazdır
Salı, 28 Haziran 2011 10:00

En son Kopenhag'da 3 sene önce gittiğim Kuzey Ülkeleri Beslenme Konferansına (Nordic Nutrition Conference) bu sene Helsinki'de katıldım. Konferanstan öğrendiklerimi özet halinde kısaca sizlere bildirmek istiyorum. Ama ilk olarak benim için en can alıcı yerinden başlamak istiyorum. Bu yazıyı özellikle ufak çocukları olanların okumalarını tavsiye ediyorum.

Konferansın son günü beslenme bozuklukları üzerine olan 200 kişilik yatılı bir merkeze gittik. Sadece  hastaların dördü erkek, diğerleri hep kadındı. Genelde kadınlarda yeme bozuklukları daha sık görülüyormuş. Malum erkekler görüntüleriyle ilgili daha az takıntılı oluyorlar. En azından benim ve Finlandiyalıların gözlemlediği kadarıyla böyle Smile

Bu merkezin açılma sebebi, hastanelerin bu tip hastaları iyileştirmede yetersiz kalmalarındandır. Özellikle anoreksik olanlar hiçbir şekilde tam anlamıyla psikolojik olarak iyileşemediklerinden, hastanede kendilerine damar yolundan verilen besinler sadece kilo almalarına yarıyor, ama zihinlerini değiştirmelerinde yardımcı olamıyor. Wikipedia'da anoreksiya nervoza rahatsızlığı için şöyle bir açıklama yapılmaktadır: 'Özellikle genç kadınlarda görülebilen, yemek yememek, çok az uyumak, buna rağmen çok aktif olmakla beliren psikolojik bozukluk.'

Hastalar, merkezde iyileşebilmek için ortalama üç sene kalıyorlar. İlk bir sene dışarı çıkma izinleri yok denecek kadar az oluyor, çünkü dış dünyaya açıldıklarında eğer tam anlamıyla kendilerini hazır hissetmezlerse hastalıkları başladıkları noktalara geri dönebiliyor. Bu hastalığın tam anlamıyla nasıl olduğunu, ilerlediğini ve kişide ne gibi hasarlar bıraktığını anlayabilmemiz için 10'ar kişilik gruplara ayrıldık. Her grup için iki tane anoreksik olan kişi bizlerle hastalıklarını, neler yaşadıklarını ve hissettiklerini paylaştılar. İşte o anda bugüne kadar hep kilo sorunu olan kişilerle ilgilenen ve o tarz yerlerde çalışan ben, ilk defa gerçek hayatta anoreksik bir kişinin ağzından birebir neler yaşadığını duyuyordum. Adı Martta'ydı. O konuştukça benim gözlerim doldu. Nasıl yani? Nasıl olabilir böyle bir şey? dedim.

Martta beş yaşındayken doktora gidiyor. Doktor, annesine dönüp 'Kızınızın biraz kilo vermesi gerek' diyor. Kötü niyet yok tabii, kim der ki doktor böyle dedi diye bir çocuk anoreksik olacak? Ama Martta çok hassas bir çocuk. O andan itibaren hep aynanın önüne geçip karnına bakıyor: 'Karnım çok büyük, ufalmalı' diyor kendi kendine. Daha sadece beş yaşında! Sonra normal yediğinden az yemeye başlıyor kendince. 8 yaşındayken ailecek bir tatile gidiyorlar. Eve döndüklerinde Martta'yı tartıya çıkarıyorlar. Martta tatilde iki kilo almış. O akşam ailesi pizza yerken o sadece havuç yiyor. Sonra Martta kendine söz veriyor: 'Ben artık hiç çikolata, dondurma gibi tatlıları tüketmeyeceğim.' Eve bu tip gıdalar alınırsa kıyameti koparıyor. 8 yaşından itibaren bir daha hayatında ağzına bunları koymuyor. Ailesi ilk seviniyor: 'Ne güzel, dikkat ediyor' diye. Nereden bilebilirdiler ki Martta anoreksik olma yolunda?

Okulda ve diğer aktivitelerde çok başarılı olan Martta tam bir mükemmelliyetçiydi. Her şey ama her şey vücudu dahil olmak üzere mükemmel, kusursuz olmalıydı. Gittikçe daha da az yemeye başlıyor Martta. Sonra yatmak dışında oturamaz oluyor. Televizyonu ayakta izliyor, kitaplarını ayakta okuyor, çünkü oturursa pişmanlık duyuyor. Hareketsiz kalmak ona kilo aldırıyor diyor içindeki anoreksik Martta. Yedikleri o kadar azalıyor ki 10 yaşında hastaneye yatıyor. Orada zorla besliyorlar ama çıkınca yine yememeye başlıyor. En son tekrar hastaneye yattığında 15 yaşında. Boğazından boru geçirerek beslemeye başlıyorlar. Borular boğazını o kadar acıtıyor ki, borulardan kurtulmak için zorla yemek yemeyi kabul ediyor. Hastaneden çıkar çıkmaz tekrar yemeyi kesiyor. Günde 20 kez 30 kez tartılmaya başlıyor. En sonunda 16 yaşında okuldan ayrılıp bu merkeze gelip yatıyor, çünkü kim ne derse desin o kendini hep ŞİŞMAN görüyor.

Martta içinde iki kişilik olduğunu söylüyor. Ona hiçbir şey yememesi gerektiğini söyleyen 'anoreksik Martta' ve onunla savaş veren, esasında yemenin çok normal olduğunu söyleyen Martta. 24 saat bu çatışmanın ne kadar yorucu olduğunu, bir kere içinize bu anoreksik Martta girdi mi çıkmasının ne kadar zor olduğunu söylüyor. Birisi ona saçın çok güzel olmuş dediğinde ya da başka bir komplimanda bulunduğunda, anoreksik Martta diyor ki: 'Hımmm, demek kilo aldım, onu söylememek için böyle söylüyorlar.' 'Anoreksik Martta'nın' her söylenene bir cevabı ve yememesi için hep nedenleri var.

Bu merkezde hastalar tartıya çıktıklarında kaç kilo olduklarını sadece hemşireler görüyor, çünkü tartı onlar için bir kabus. Martta, üç ay sonra ilk defa ailesini ziyarete eve gittiğinde tartıyı arıyor ama bulamıyor. Aile bu sefer hazırlıklı, tartıyı saklıyorlar. Martta sadece merkezde yapılan yemeklere güveniyor. Dışarıda başka hiçbir yerde yemek istemiyor. Aile, merkezden liste alıyor ve yemekler ona göre yapılıyor. Martta tatilden sonra merkeze geri dönüyor. Daha henüz okula dönmeye ve dışarıdaki hayata hazır olmadığını görüyor. 'Bu öyle bir hastalık ki her yere her an taşıyorsunuz ve bir kere içinize girdi mi çıkması imkansız oluyor.' diyor.

Merkez yetkilisine soruyorum: 'Ortalama ne kadar süre kalıyor gelen hastalar?' Cevabı üç sene kadar oluyor ve merkezden ayrıldıktan sonra hastaların takiplerinin zor olduğundan, iyileştirme başarılarının ne kadar yüksek olduğunu bilmiyor. Hastaların çıkarken iyi hissetiklerini, belirli bir kiloya eriştiklerini ve bayanlarda regli durumunun düzene girdiğini belirtiyor. Fakat anoreksiyanın en ufacık bir sözle, yaşanan olayla tekrar harekete geçebileceğini sözlerine ekliyor. Genelde anoreksik olan kişilerin çok hassas, kırılgan ve mükemmelliyetçi bir yanları olduğunu söylüyor. Onların iyileşmesinde, merkezde psikiyatrist, hemşire, beslenme ve spor uzmanlarının uyumlu bir ekip oluşturması çok önemli rol oynuyor. Eğer etrafınızda anoreksik bir kişi tanıyorsanız, lütfen sadece hastaneye yatırmakla yetinmeyin. Onun iyi bir psikiyatriste, iyi bir beslenme uzmanına ve aynı zamanda da çok iyi bir spor eğitmenine ihityacı olduğunu muhakkak göz önünde tutun.

Martta'yla resim çektirmeye çekiniyorum. Onu rahatsız etmekten korkuyorum. Ama hayatında ilk defa böyle bir konuşma yapacağını söylediği anneannesi ondan bir grup resmi istiyor. Onun kamerasında resim çekiliyor. Rica ediyorum: 'Martta resimi bana e-mail atar mısın?' diye soruyorum. O da 'Evet' diyor. Gelmez diye beklemediğim resim geliyor. Yazının sonunda bana atmış olduğu maili resmimizi görebilirsiniz. (Benim yanımda inci kolyeli olan kişi Martta) Oradan ayrılmadan bana 'Lütfen başkalarına bu konuyla ilgili yardımda bulun. Bu çok zor bir hastalık' diyor. Hep obezite ile ilgilenen 'ben' için yeni bir ufuk, yeni bir kapı aralanıyor. İşte bu andan sonra 'İyi ki gelmişim bu konferansa' diyorum. Sadece bu konuşma nelere bedeldi benim için...

Konferansta başka neler konuşuldu?

  • Dietia (Diyet) kelimesinin Yunan orijinli olduğu ve yaşam tarzı anlamına geldiği. Yani diyete kısa dönemli bakmak yerine kelimenin hakkını vererek onu yaşam tarzı haline getirmemiz gerektiği.
  • Tabaklarımızda sadece yemek yemediğimizi, aynı zamanda birçok duygularımızı da yediğimizi.
  • 1797 yılında Dr. John Rollo'nun 2 diyabet hastasını düşük karbonhidratlı diyetle iyileştirdiği.
  • 1863 senesinde William Banting halka yaptığı duyurusunda kiloyu kontrol etmek için ekmek, tereyağı, patates, süt, şeker ve biradan vazgeçmeleri gerektiğini belirtmesi. Bu verilerden yola çıkarak esasında 'diyet'in yüzyıllardır bizimle olduğu Sealed
  • En iyi kilo verme yolunun yüksek protein ve düşük glisemik indeksli yiyeceklerin beraber tüketildiği bir diyet izlenerek gerçekleştiği ve başlı başına düşük indeksli gıdaların hiçbir şey ifade etmediklerini. Fakat sonuçta tüm dışarıda önerilen atkins diyeti, isveç diyeti, ducan diyeti vs diyetlerin esasında ortak yönünün toplam günlük alınan kaloriyi düşürmekten geçtiği, yani hiçbirinin mucizevi bir durum yaratmadığı. Yüksek proteinli gıdalar daha tok tuttuğu için bu tip bir diyeti takip etmenin daha kolay olduğundan insanların bu tarz diyetlere yöneldiği. 
  • Ortalama yaşın 90 olduğu 200 kişilik bir huzur evinde Finlandiya'da yapılan klinik araştırmaya göre: 1. Yaşlılarda fiziksel aktivitenin artırılması 2. 60 yaşından itibaren herkesin günlük 20 mikrogram D vitamini alması  3. Ayda bir kilo kontrolü yapılmasının şart olduğu 4. Özellikle protein alımına dikkat edilmesi 5. Lif, vitamin ve mineraller için kan tahlili alınıp aralıklı zamanlarda kontrol edilmesi 6. Farklı yaş gruplarının farklı beslenme ihtiyaçları olduğunun göz önünde tutulması 7. Yaşlılıkta kadınlarda erkeklere oranla yüzde 30 daha fazla kas kaybının meydana geldiği, bundan dolayı bilhassa kadınların kas ağırlıklı spor yapmaları gerektiği ortaya çıkmıştır.
  • Diyetlerde fosfor tüketimi çoğalırken kalsiyumun azaldığının gözlemlendiği ve bunun da kemiklere zarar verdiği.
  • Katkı maddesi olarak fosfat birçok gıdada kullanıldığından farkında olmadan fosfor oranının kalsiyuma göre yüksek kaldığı; bundan dolayı fosfat içeren gıdalardan uzak kalmamızın faydalı olacağını.
  • Yüksek fosfatın böbreklerde hasara yol açtığını ve hiperparatiroid rahatsızlığı oluşabileceğini, aynı zamanda kalp ve damar hastalıkları riskini yükselttiğini.
  • 1985'te dünyada sadece 30 milyon diyabetli varken 2010'da bu sayının 285 milyona yükseldiğini ve bu hızla giderse 2030'ta bu sayının 438 milyonu bulacağını. 
  • İkinci tip diyabet için risk faktörleri: 1. karın bölgesinini kilolu olması 2. Hareketsizlik 3. Yağ ve doymuş yağ oranının yüksek olduğu bir diyet 4. Düşük lifli gıdaların tüketilmesi 5. Az kilolu ve ufak doğan çocuklar 6. Genetik faktörler
  • Her ne kadar genetik faktörler ikinci tip diyabetin oluşmasında risk faktörü oluşmasında risk faktörü yaratsa da, eğer yaşam ve beslenme tarzında doğru bir şekilde farklılık yaratılırsa bu riskin yüzde yüz önüne geçilebilinmesi. LÜTFEN GENLERİMİZİN ARKASINA SAKLANMAYALIM!!!
  • İkinci tip diyabet olanlar neler yapmalılar: 1. Toplam kiloda en az yüzde 7'lik bir düşüş sağlanmalı 2. Haftada en az 150 dakikalık spor yapılmalı 3. Toplam yağ oranı günlük kalorinin yüzde 25'ini geçmemeli 4. Kaloride kısıtlanmaya gidilmeli 5. Tek kişilik danışmanlık alınmalı 6. Sebze ve az miktarda meyve ağırlıklı bir beslenme düzeni takip edilmeli 7. Yüksek lifli gıdalar tüketilmeli 8. Şeker ve beyaz unlu gıdalar ciddi oranda diyetten çıkarılmalı
  • Sigara içen annelerin çocuklarında daha fazla alerjinin gözlenmesi
  • Yapılan klinik bir çalışmada frenk üzümü çekirdeği yağının hamilelik ve emzirme sırasında kullanıldığında çocuklarda yüzde 30 daha az alerji görülmesi ama bu konuyla ilgili çalışmaların henüz yetersiz kalması.
  • 20 seneden beri kedi-köpek ve bu tip hayvanların olduğu ortamların alerjiye yol açtığı ve özellikle hamilelik esnasında bu tarz yerlerden uzakta kalınması gerektiği belirtilirken, şimdi tam tersinin kanıtlandığı klinik çalışmaların ortaya çıktığı. 
  • Hamilelikte D ve E vitaminlerinin az olmasının alerji riskini yükselttiği.
  • Çölyak hastalığının kısırlığa yol açabileceği.
  • Çölyak hastalarının yulafı tolere edebildikleri.
  • Glütene duyarlılığın, henüz kan yoluyla yapılan gıda intolerans testlerinde kanıtlanamadığını. Bunun için muhakkak ince bağırsaklardan parça alınıp biyopsi yapılması gerektiği. En azından şu an için insanların gıda intolerans testlerine körü körüne inanmamaları gerektiği.
  • Vücut kitle indeksi normal değerlerin (BMI) toplumlara göre değiştiği. Japonlar'ın BMI oranı 21'den az olduklarında kendilerini çok daha iyi hissettikleri. Bundan dolayı genelleme yapmamak gerektiği.
  • Obezite = yiyecek + çevre + davranış/tutum + genler
  • Protein tüketildiği zaman GLP-1 adlı tokluk hormonunun üretildiği ve bundan dolayı daha tok hissedildiği.
  • Karbonhidrat tüketildiği zaman ghrelin adlı açlık hormonunun bastırıldığı, fakat protein yenilene kadar tokluk hissinin tam anlamıyla gelmediği.
  • 2030 senesinde yemek yerine daha fazla yiyecek hapları yapılmasının planlandığı.
  • Hatta yiyecek haplarını basan bir yazıcı olabileceğini, kişi o gün fasulye yemek istiyorsa, o tuşa basıp onun hapını çıkartabileceği. (Aman Allahım oysa yemek yemek ne kadar büyük bir keyif. Böyle birşeyi zaten olsa olsa sadece İskandinav ülkeleri düşünebilir Sealed)
  • Eskiden Amerikan Diyetisyenler Birliği'nin konferanslarında aşırı kilolu diyetisyenler olurdu, ama artık İskandinav ülkelerinde de aynı noktaya gelindiğini çok üzülerek belirtmek istiyorum.
  • Konferansın son iki gününde benimle olan ablam Nesrin'in protein ağırlıklı ve düşük glisemik indeksli beslenmeyle son iki ayda 8 kilo vermiş olmasının esasında mucize olmadığını artık kanıtlandığını ve doğru yolda olduğunu konuştuk (tabii düşük kalorili bir beslenme programı takip etmesinin de!)

 

0 yorum girilmiş...

RUNtalya`da Yürüdüm Yazdır
Cuma, 25 Mart 2011 15:35

Eşim Murat, onunla tanıştığımdan beri hep koşar durur, hem sahilde koşar, hem de iş hayatında LaughingBitmez tükenmez bir enerjisi vardır. Bundan iki ay önce bana 'Ben RUNtalya'ya katılıp 10 km koşacağım.' dediğinde, ben de 'Peki, sana iyi koşmalar, hayatta başarılar.' dedim. Sonra 'Bari ben de seninle geleyim, koşmasam bile seninle vakit geçiririm, değişiklik olur.' dedim. Koşmayı sevmeyen ama aksine tempolu yürümekten keyif alan ben 'Peki, 10km'yi koşmak yerine yürüsem olmaz mı?' diye sordum. O da 'Yörük'e soralım.' dedi. Yörük te nereden çıktı diyeceksiniz şimdi. Meğer bu koşuyu 'Adım Adım' adlı bir organizasyon ayarlıyormuş. Mottoları da şöyle: 'Eğer sen de düzenli egzersiz yapıyorsan ya da yapmak istiyorsan, sadece bunu yaparken aynı zamanda bir birey olarak sosyal sorumluluk projelerine destek vermek ve kendinden daha az şanslı olanlara sivil toplum kuruluşları aracılığı ile yardımcı olmak istiyorsan Harekete Geç!' Yörük te Murat'ın çocukluk arakadaşı olup aynı zamanda sivil toplum kuruluşlarından olan Toplum Gönüllüleri Vakfının da (TOG) başında bulunuyor. Yörük: 'Tabii ki de koşmak zorunda değilsin, yürüyebilirsin de Didem, amaç yardımda bulunmak.' dedi. (Resimler yazının sonunda yer alıyor)

Hangi amaç için koşulduğunu öğrenince içim sadece oraya kuru kuru gidip yürüyüp dönmek istemedi. Annem ve babamın her daim öğütleri şöyle olmuştur: 'Bir işi yapacaksanız hakkıyla tam olarak yapın.' Hele babam her zaman ama her zaman siz duymaktan sıkılana kadar şöyle der: 'Yarım işi hiç sevmem.' Damarlarımın içine işleyen bu öğretiden sonra gel de bu yürüyüşe hiç bağış toplamadan elini kolunu sallayarak git. Gel de bu kadar insan bir amaç için koşarken, yürürken sen sadece keyfini düşün. Olacak iş değil. Bir gün oturdum bilgisayarımın başına ve tüm gün herkese kişisel e-mail yazdım: Murat ve benim neden RUNtalya'ya katıldığımıza ve TOG için bağış topladığımızı ve bu bağışların nereye gideceğine dair.

6 Mart 2011 sabahı koşu günü Antalya'da inanılmaz bir yağmur başladı. Ama yağmura rağmen herkesin içindeki coşkuyu görmek o kadar güzeldi ki. 10 km'yi Murat bir saatte koşarak, ben de 1.5 saatte yürüyerek bitirdik. Bitişe geldiğimde, insanlara vermiş olduğum sözü yerine getirmiş olmanın verdiği hafifliği ve de bir çok gencin hayatında güzel değişiklikler yaratmak için vesile olduğumuzu içimde, damarlarımda hissettim. Bugün 20, 30, 40... km yürüyeceksin ve 50 gencin hayatına güzellikler katacaksın deseler, inanın hiç durmadan gece gündüz yürürüm.

Murat ile birlikte aşağı yukarı 15.000TL topladık. Bu yazımı okuyan ve bizlere dolayısıyla gençlere destek veren herkese bir kez daha çok teşekkür ederim. Aynı zamanda eşim Murat'a da böyle bir güzelliğe vesile olduğu için gönülden teşekkür ediyorum.

'Başarı, tüm ulusun azim ve inancıyla çabasını birleştirmesi sonucu kazanılabilir.' ATATÜRK

Neler Öğrendim:

1. Birilerine yardımım dokunacağını bildiğim zaman o spordan çok daha fazla keyif aldığımı.

2. Bugüne kadar kimseden özellikle para konusunda yardım istemeyen birisi olarak para istemenin ne kadar zor olduğunu ve bundan dolayı insanların bağış toplarken neler hissedebileceğini.

3. Kimilerinin 'Aaa tabii kesinlikle bağışta bulunuruz ve de çok mutlu oluruz' deyip sonrasında onlardan hiçbir bağış gelmediğini ve bundan dolayı hemen her yazılana ve söylenene inanmayıp heveslenmemem gerektiğini.

4. Bazen egomun öne çıkıp 'Biz ama herkesten daha çok bağış toplayabiliriz' diyen sesi susturmam gerektiğini.

5. Hiç beklemediğim insanların bizleri ve gençleri desteklediğinde ne kadar şaşırdığımı ve hoşuma gittiğini.

6. Belki de insanların sadece kilo vermek için değil yardım amaçlı yürüyüşler düzenlemeleri gerektiğini ve bunun için de bir adım atılabileceğini. Hatta arkadaşlarla yemek için değil yürüyüş için buluşulmasının çok hoş olacağını. Güzel sohbetlerin sadece masa etrafında değil, yürüyüş esnasında yapılabileceğini.

7. Kimilerinin bu koşunun yardım için olduğunu tamamen unutup sadece derece yapmak için oraya geldiklerini ve egolarıyla hareket ettiklerini gördüğümü ama yine de onları yargılamamam gerektiğini.

8. Maratonda 21km ve 42 km koşuları da vardı. Uzun maratonlarda BESLENME konusunda bilinçli bir çok sporcunun yanı sıra bir o kadar da bilinçsiz olup vücuduna yarardan çok zarar veren insanların bu konuda yardım almaları ve kendilerini geliştirmeleri gerektiği. Beslenme ve spor el ele gitmeli, YARIM İŞİ HİÇ SEVMEMSealed 

 

4 yorum girilmiş...

Urfa-Mardin`de Kiloya Dikkat Etmek Mümkün mü? Yazdır
Çarşamba, 12 Ocak 2011 14:33

Bana gelen danışanlarımın bazıları, doğu ve güneydoğu Anadolu'ya iş veya gezi için gittiklerinde (özellikle Gaziantep, Şanlıurfa ve Mardin) yediklerine dikkat etmekte zorlandıklarını söylerlerdi. Tabii, hani atalarımız boş yere dememişler: 'Bekara karı boşamak kolay' diye Aynı hesap, ben de 'sadece kebap yiyin, diğer mezelere dokunmayın' diye tavsiyelerde bulunuyordum. Meğer ne boş tavsiyelermiş bunlar. Oralara gidince, öyle nazik nazik 'Yok, ben sadece kebap yiyeceğim' demekle olmuyormuş. Önünüze bir ordu nefis gözüken ve kokuları da bir o kadar harika olan yemekler konulunca, insanın nefsine hakim olması da bir o kadar zorlaşıyormuş. Ben de bunu Ekim 2010'da eşim ve büyük bir arkadaş grubuyla Mardin-Urfa gezisine gittiğimde anladım. (Yazının en sonunda yer alan resimlere bakmayı unutmayın sakın!)

Dört günlük seyahatimiz boyunca görsel ve tarih açısından gözlerimiz ve bilgi dağarcığımızın doyduğundan daha dazla sanırım midelerimiz doyduSmile

Seyahate çıkmadan önce herkes bana 'Aman Didem, oralarda yemekler çok güzel oluyor, gitmeden birkaç kilo ver, öyle git, nasıl olsa oralarda yiyeceksiniz' dedi. Normalde yerken 'az yedim, çok yedim' diye düşünmeyen ben, tatile gitmeden önce daha çok yemek düşünmeye başladım. Şimdi ben size sakın 'şu anda sakın kırmızı bir kalp düşünmeyin' dedim. Eminim bir çoğunuz kırmızı kalp düşündü. Bundan dolayı bırakın daha az yemeyi, daha çok yemek istedim seyahate gitmeden önce. Bunu yazmamın sebebi, lütfen yemek ile ilgili üzerinize baskılar koymayın ters tepebilir. Akışta kalın sadece... 

Dönelim seyahatimize: Perşembe sabahı Şanlıurfa'ya uçtuk. Fırat nehri üzerinde küçük bir tekne gezintisi sonrasında Duba restaurant'ta öğlen yemeği için oturduk. O ne masa öyle!!! Allahtan acıyla arama iyi olmadığından bir çok mezeye dokunma fırsatım olmadı. Tabii ki bu kadar mezenin yanı sıra bir de Urfa kebabı geldi. Yemekten sonra Urfa ve etrafını gezdikten sonra akşam otelimize geri döndük. Akşam yemeğimizi 'Sıra Gecesi' (Geleneksel olarak Urfa'da arkadaş gruplarının, özellikle kış aylarında, haftada bir olmak üzere bir araya geldikleri toplantılardır) eşliğinde yiyecektik. Yemekte sürekli daha önümüzdekiler bitmeden yenileri geliyordu. 

Sabah açık büfe yöresel köy kahvaltımızdan sonra Harran'ı gezdik. Öğlen yemeğimiz için Cevahir Konukevi'ne gittik. Bir gece önceki menümüze benzer bir menümüz vardı. Gerçi 24 saat içinde üçüncü Urfa kebabımı yiyişim olduğundan artık kebap eski cazibesini ve heyacanını yitirmişti. Zaten kafamda da 'az yiyeceğim' diye bir düşünce yerine bu seyahatin her anlamıyla tadını çıkarmak vardı. Eskiden kilolu yıllarımda hep 'Şimdi yiyeyim akşam daha az yiyeceğim ya da yarın az yerim, ya da döndükten sonra hemen rejime gireceğim' düşüncesiyle tatillerimi geçirirdim. Şimdi ise akışta kendimi dinliyorum. Zaten vücudum durmam gereken yerde beni durduruyor. Eminim kilolu olanlarınız bu yazıyı okurken 'Nasıl yani? Nasıl böyle birşey olabilir? Ben 24 saat yiyebilirim ve vücudum hiç bana dur demez' diyebilir. Sizleri çok iyi anlıyorum. Ben de sizler gibi düşünüyordum. Bu bir süreç ve zamanla bazı taşlar yerine oturuyor, inanın bana.  

Akşama Allahtan Mardin'e geçtik, çünkü daha fazla kebap yiyebileceğimi sanmıyordum. Cercis Murat Konağı'nda yemeğimizi geleneksel kına gecesi eşliğinde yedik. Bu yemekte en çok hoşuma giden mezelerin sunulduğu tabaklardı ve mezelerin ne anlama geldikleriydi. Ertesi günü hemen bakır tabağın aynısından kendime aldım. Masanın ortasında yer alan mezelerin içindeki nar aile bütünlüğünü, badem ağız tadını, üzüm bereketi, pekmez gösterilen her emeğin ve sabrın tatlıya bağlanmasını, pirinç üremeyi, ceviz zenginliği, çörekli ekmek iyi başlangıçları ifade etmekteydi. Tüm bu yiyecekler yenilmese bile bağ bozumu süresince her öğünde masaya konulup kaldırılıyordu. 

Sabah açık büfe kahvaltımızdan sonra, öğlen Deyrul Zarafan Manastırı'nın bahçesinde Suriye'den gelen Süryani gelin tarafından özel olarak hazırlanmış menüyü yedik. Artık öğlen yemeğinden sonra 3 gün boyunca durmadan yemiş olmanın verdiği ağırlıkla daha fazla yemek bile düşünmek istemiyordum. Akşam odaya döndüğümüzde inanılmaz bir sancıyla oradan oraya odanın içinde yürüyordum. Murat'a da söyleniyordum 'Bir daha bu kadar çok yemeyeceğim' diye. Akşam bağ evindeki yemeğe gittiğimizde bir çatal bile yemek yiyemedim. Gece ateşim çıktı ve ertesi sabah 3 gündür kilitlenen bağırsaklarımın çalışmasıyla rahatladım.

İstanbul'a döndükten sonra eski tempo sağlıklı beslenme ve pilates ile normal günlerime geri döndüm. İnsanlar seyahatteyken bence yemeyi stres etmemeliler. Esasında eğer tatil dönüşü hemen dikkat etseler tatilde aldıkları kilolar üstlerine yapışmaz ve eski hallerine dönerler. Genelde insanların yaptıkları hata ' Battı balık yan gider' misali kendilerini koyvermeleri. Hayat bir denge, bazen çok yersiniz, bazen az ve dengelersiniz. Her zaman çok az yiyeceğim diye kasmaya gerek yok ama her zaman çok yiyeceğim de demeyin bir zahmet.Smile

 

2 yorum girilmiş...

Anaokullarında Sağlıklı Beslenme Yazdır
Salı, 19 Ekim 2010 13:14

Geçen sene ablam, yeğenimin yuvasındaki okul menüsüne göz atmamı rica etti. Ben de bazı değişimler gerektiğini gözlemledim. Bu konuda çok duyarlı olan okul yönetimi de benim hazırlayacağım okul menüsünü bu sene 2010 sonbahar döneminde uygulamaya geçirmekten büyük mutluluk duyacağını dile getirdi. Fakat bazı velilerden menü ile ilgili sorular gelince, ben de SAYASA'da veliler için bir toplantı düzenledim. Katılamayanlar için de oturup bir yazı yazmaya karar verdim. Bu yazımı da sizlerle burada paylaşmak istiyorum:

Sevgili ve Saygıdeğer Ebeveynler,

Birkaç hafta önce SAYASA'da sizlerden bazılarınızı okul menüsü ile ilgili sorularınızı ve sorunlarınızı dinlemek üzere ağırladık. Gelemeyenleriniz için konuşmada geçen bazı görüşleri ve detayları sizlerle özet olarak paylaşmak istedim.

Bizlerin sahip olduğu, beslenme alışkanlıklarını çocuklarımızın da bir ömür boyu devam ettireceğine emin olun. SAYASA'ya kilo vermek için gelen 25, 30, 40, 50, 60... yaşlarındaki kişilerin kurtulmak için çaba sarf ettikleri alışkanlıklardan bazıları şunlardır:

1. Tabağımdakini muhakkak bitirmem gerekiyordu, çünkü bitirmeden masadan kalkmam yasaktı.

2. Yemekten sonra tatlıya her zaman yer var, doysam bile yiyorum, çünkü annem hep: 'Yemeği bitirirsen dondurma yiyebilirsin' derdi.

3. Akşamüstleri canım kek, poğaça gibi birşeyler çekiyor, çünkü biz okuldan eve geldiğimizde annem muhakkak bize bunları hazırlardı. Olmazsa çok bozulurduk.

4. Annem hep derdi ki: 'Ye oğlum ye, nişanlın güzel olur'.... gibi saymakla bitiremeyeceğim kadar çok yanlış mesajlar ufak yaşlarda zihinlere kazınıyor ve alışkanlık haline geliyor.

Atalarımız boş yere 'Ağaç yaş iken eğilir' dememişler.

Bazı ebeveynler 'Neden %50 yağlı süt?' diye sormuşlardı. Dünya Sağlık Örgütü'nün ve Amerikan Diyetisyenler Birliği'nin son açıklamalarına göre yağ alımına en fazla ihtiyaç duydukları zaman 0-2 yaş arasıdır. Ondan sonrasında çok fazla yağ tüketmelerine ihtiyaçları yoktur. Yemeklerden ve diğer gıdalardan yeterince yağ alınıyor. Bugün zayıf olan çocuğunuzun yarın zayıf olacak diye de bir garantisi yok. Yükselen obezite trendini düşünürsek sizin zayıf olan çocuğunuzun da bir gün bu istatistiklerin içinde olmayacağını nereden biliyorsunuz? Bu konuyla ilgili olarak, az yağlı sütün hiçbir besin değeri, tam yağlı süte göre daha düşük değildir. Tek fark yağ oranıdır. Vücutta açılan yağ hücreleri hiçbir zaman kaybolmaz. Çocuk yaşlarda ne kadar az yağ hücresi açılırsa o kadar iyidir.

Bana yardım almaya gelen 9-10 yaşlarında kilo sorunu olan çocukların ilkokul birinci sınıfa kadar normal kiloda olduklarını fakat sonra okuldaki yemek düzeniyle birlikte aşırı kilo aldıkları ve iştahlarının açıldıklarını öğrendim. Evde çocuğunuz sizin konrolünüzde olabilir ama okulda değil. Eğer okulda çocuğunuz yanlış besleniyor, yağlı gıdalar alıyor ve çocuğunuz da normal iştahlı bir çocuksa kilo almaması gibi bir olasılık ortadan kalkıyor. Bakın dikkat ederseniz, iştahlı demiyorum, normal seviyede iştahı olan bir çocuksa diyorum. Zaten iştahlı olanlar için bu durumda 'geçmiş olsun' demekten başka birşey kalmıyor, çünkü onlar hayatları boyunda dikkat etmek durumundalar.

Akşamüstleri çocuklar eve aç gelebilirler. Okulda sunulan meyveyi ya da yulaflı keki yemek istemeyebilirler. Yani çocuğunuz aç kalmasın diye meyve sevmiyorsa o zaman bugün tüm kilinik çalışmaların sonucunda ortaya çıkan 'beyaz gıdalardan uzakta kalın kansere davetiye çıkartıyor' çalışmalarının hepsini bir çöpe mi atalım? Ara öğün açlığı bastırmak için bir öğündür, ana öğün değildir. Zaten çocuklar tıka basa doymasın çocuklar. Ayrıca çocuklar bir çok yeme alışkanlıklarını okulda edinirler. Arkadaşlarına özenirler ve taklit ederler. Bugün yemedikleri bir yemeği, bakarlar ki arkadaşları yiyorlar, onlar da bir süre sonra yemeye başlayabilirler. Kaldı ki çocuğunuz eve aç gelsin. Yemek ile yatma arasındaki ideal zaman 4 saattir. Çocuğunuzun en geç 18:00 gibi akşam yemeğini yemesi gerekir. Çocuğunuz okuldan aç geldiği zaman iştahla sizlerin ellerinden çıkan sağlıklı bir akşam yemeği yiyeceklerdir. Bugün bana gelen birçok danışmanımla en çok zorlandığımız noktalardan birisi yatmadan dört saat önce yemeyi kesmektir. Lütfen, çocuklarınıza bu alışkanlığı edinmesinde yardımcı olun.

Öğünlerde sadece su içmelerini önerdim, öneriyorum, önereceğim. Bana görüşmeye gelen yüz kişiden 99'u (abartmıyorum) bırakın günde iki litre su içmeyi bir litre suyu bile içmiyorlar. 30'undan 40'ından sonra bu alışkanlığı değiştirmeye çalışıyorlar, ama nafile. Vücudumuzun yüzde 60 ile 70'i arasının su olduğunu ve suyun faydalarının saymakla bitmeyeceğini düşünürsek, bence çocuklarımızı daha fazla su içmeye yönlendirmeliyiz. Farklı içecekler tükettiklerinde su içme ihtiyaçları azalıyor ve suyu içmiyorlar.

Beyaz ekmek tamamen boş kaloridir. Kana hızla karıştığı için bir anda kan şekerini yükseltir daha sonra aynı hızla düşürür. Bu da çocuklarınıza enerji vermek yerine onların enerjisini düşürüp yorgunluk yaratır, ve akabinde de açlık gelir. Oysa çavdarlı ekmek içinde birçok mineral ve vitamin barındırır. Aynı zamanda da güzel bir lif kaynağıdır. Kepekli ekmek demiyorum, çünkü kepek demir oranını düşürür. Birçok çocukta demir eksikliği görüldüğünden, ekmeklerin tam tahıllı ya da çavdarlı olmasını tavsiye ediyorum. Tüm bunların yanı sıra tahıllı gıdalar kana daha yavaş karıştığından uzun süreli stabil enerji sağlarlar.

Okul çocuklarınızın en sağlıklı beslendikleri mekan olmalıdır. Zaten haftasonları doğum günleri, dışarıda yemek zamanları oluyor ya da siz okuldan aldığınızda canı dondurma çekiyor ve alıyorsunuz. Çocukların nazı da ebeveynlere daha çok geçer. Haftasonu bir doğumgününe gittiğinizde, pasta, börek, poğaça dışında sizlere soruyorum: Sağlıklı bir gıda oluyor mu? Hayır. Çoğunda meyve bile sunulmuyor. Ne kadar şanslısınız ki çocuklarınız sağlıklı besleniyorlar. Ve ne kadar şanslısınız ki bu konuda duyarlı bir okulunuz var. Ayrıca bu menü hazırlanırken öğlen yemeklerinde sizin farkında olmadığınız ama arka planda hangi yiyecek hangisiyle yenilirse emilimi daha kuvvetli olur ya da yüzde yüz protein olur gibi ayrıntılara da önem verildi.

Etrafınıza bir bakın lütfen, kaç tane ebeveynin acaba kilo sorunu yoktur? Normal ve sağlıklı bir kilodadır?

Sağlıklı ve kilo sorunu olmayan bir nesil yetiştirmek için lütfen bizlere ve okulunuza destek olun.

Ben PLUS International Pre-School yönetimi ile yeğenim sayesinde tanıştım. Bana sağlıklı bir yemek listesi hazırlamam konusunda yardım için danıştıklarında bu işi seve seve, gönüllü olarak yapacağımız söyledim. Her dört çocuktan birinin obez olma ihtimali olan ülkemizde bir okul yönetiminin bu konuya bu kadar duyarlı yaklaşması beni çok mutlu etti.

                                                                           Saygı ve sevgilerimle,

                                                                           Didem Kanca Üstay MS, RD

Konuyla ilgili sorularınızı bana yazabilirsiniz.

 

0 yorum girilmiş...

Erciyes`te Zirve Tırmanışı Yazdır
Pazartesi, 20 Eylül 2010 10:42

Bundan bir kaç ay önce eşim Murat'a bir yerlere tırmanma hevesi geldi. Ve de sanırım 37 yaşında olduğundan 40 yaş sendromuna girmeye başladı. Sürekli 'Yaşım geçiyor, şimdi bir dağa tırmanmazsam bir daha bir yerlere tırmanamam' diye sabah akşam söylenmeye başladı. Yaklaşan Şeker (Ramazan) Bayramı tatilinde de hiçbir şekilde ödün vermeden herhangi bir dağa tırmanmamız konusunda ısrar etti. Ben de ya ona eşlik edecektim, ya da ikimiz de farklı programlar yapacaktık. Bunun üzerine 'peki o zaman ben de sana eşlik edeyim' dedim. Tabii kendimi ne gibi bir çılgınlığın içine attığımın farkına varmadan. (Yazının sonundaki resimlere bakmayı ihmal etmeyin sakın!)

Murat, bu esnada birkaç tur şirketiyle görüştü, ve en sonunda bu ay için en uygun zirve yapılacak yerin Erciyes olduğunu öğrendi. Ben de bu arada boş durmayıp kişisel spor eğitmeninden haftada iki gün özel ders almaya başladım. En azından nefesimi biraz daha açabilir ve daha da kuvvetlenebilirim diye düşündüm. Aynı zamanda son 10 senedir almakta olduğum pilates derslerine de haftada iki devam ettim. 

Murat, birçok arkadaşımıza bizimle gelmeyi teklif etti, fakat herkes daha rahat edebileceği güney sahillerine ya da yurtdışına gezmeye gitmeyi tercih etti. Sadece iki arkadaşımız gelmek istediler. Bir tanesi Murat'ın erkek arkadaşıydı, diğeri de benim kız arakadaşım. Murat evde söylenmeye başladı: 'Bu çocuk oyuncağı değil, arkadaşın yapabilecek mi? Sen yapabilecek misin?' Ben de ona hep: 'Sen de ne kadar çok evhamlanıyorsun, kız yapabilirim dedi, uzun zamandır sıkı spor yapıyormuş, kendisi gelmek istedi. Ben de zihnimde bu olayı bitirdim. Her ne olursa olsun zirveye çıkacağım' dedim. O, tabii tipik bir erkek olarak olaya daha mantıklı bakıp: 'Bu işler zihinde bitmiyor Didem. Kuvvetli olman gerekiyor. Göreceğiz orada seni' dedi. Ama ben yine de 'Zihnim buna hazır, ben kesin zirve yapacağım' dedim.

Seyahatten bir önceki haftasonu Murat ve ben, kız arkadaşımla birlikte alışverişe çıktık. Gece tırmanışı için kafa feneri, kamp için uyku tulumu ve daha rahat tırmanabilmek için batonlar, sırt çantası vb gerekli bize önceden tur şirketinin söylediği tüm malzemeleri aldık. Arkadaşım bayağı heyecanlıydı.

Birkaç gün sonra bayramın ilk günü Kayseri'ye uçtuk. Bir gece otelde kaldıktan sonra ertesi sabah rehberimiz otele geldi. Birlikte arabayla Erciyes'e doğru yola koyulduk. Şehirden bakıldığında da görülen Erciyes dağı, daha oraya varmadan bizi heyecanlandırdı, çünkü bir gün sonra onun tepesinde olacaktık. Öğlen saatlerinde teleski ile çıkabileceğimz en yüksek noktaya 3000 metreye çıktık. Teleski'den inince 20 dakika kadar kamp alanına yürüdük. Çadırlarımızı kurduktan sonra rehber bize, ertesi güne hazırlık olsun diye iki saatlik kısa bir tırmanış yaptırdı. Bu tırmanış sırasında benim arkadaşım bayağı zorlandı. Tırmanırken ayağımızın altından taşlar hep kayıyordu. Bizim hızlı hareket ederek bir taşın üstünde çok uzun kalmadan diğer taşa geçmemiz gerekiyordu. Ben de ona hep motive olsun diye: 'Hadi yaparsın, tık tık, hemen birinden diğerine atla...' diyordum. Nitekim rehber bizi bırakıp hep ona yardım etti. Arkadaşım, eğer ertesi günü de böyle olacaksa yapamayacağını söylediğinde, rehberimiz: 'Yarın daha kolay olacak, sıkıntı yok, herkes yapıyor, hiç çıkamayan olmadı bugüne kadar' dedi. 

Akşam saat 20:00 gibi çadırlarımızın içine girdik. Uyku tulumunun çok sıcak tutacağını belirtmişlerdi, ama ben çok üşüdüm. Nitekim Murat ile birlikte bir kişilik uyku tulumunun içine iki kişi girdik. Diğer tulumu da altımıza serdik, hem daha yumuşak olsun, hem de yerden gelen soğukluğu bir nebze azaltsın diye. Bir de ilk defa çadırda kaldığımdan sanki dışarıdan hayvanlar yanımıza geliyor, onların ayak seslerini duyar gibi oluyordum. Huzursuz ve rahatsız geçen saatlerden sonra 1:30'ta rehberimiz seslendi. Bizler kalkıp hazırlandık ve gece 2:00 gibi yola çıktık. Kafamızda fenerler, üstümüzü sımsıkı soğuktan korunmak için giyinerek yola çıktık. Eldiven getirin demedikleri için benim dışımda kimse eldiven getirmeyi akıl etmemişti. Ben her zaman çok üşüdüğüm için hep soğuk havaya karşı hazırlıklıyımdır. Arkadaşımın çok üşüdüğünü görünce eldivenlerimi ona verdim. Zaten biraz korkusu ve heyecanı da vardı acaba yapabilir miyim diye.

Gece karanlığında ilerlerken arkadaşımın bayağı zorlandığını gördük. Murat ve rehber ona hep yardımcı oluyorlardı. Ben de sürekli 'tık tık, hep atla, yapabilirsin' diyordum. Ama bir süre sonra hızım kesilince üşümeye başladım ve daha önden gittim. Bu esnada Murat'ın arkadaşı geldi ve bana: 'Kimin arakadaşıysa geride kalan, gitsin ilgilensin, kız ağlıyor, yapamıyor ve biz geç kalıyoruz' diye söylendi. Arkamı döndüğümde geride arkadaşımın oturup ağladığını gördüm: 'Ben yapamayacağım, olmuyor, nefes alamıyorum, istemiyorum' diyordu. Bu duruma sinirlenip ve hırslanıp kafa fenerini de yere fırlattı. Sabahın dördünde arkadaşım yapamıyor olmanın verdiği hayal kırıklığı ile ağlarken, Murat ve arkdaşı da zirve yapamama olasılığını düşünüp sinirleniyorlardı. Esasında ben de kendimi zihnen o kadar hazırlamıştım ki zirve yapacağıma dair, böyle bir şey beklemiyordum. Sonuçta arada kaldım. Bir yanda insanın kocası, bir yanda arkadaşı. Neyse biz rehberimizi, tek başımıza ilerlememiz tehlikeli olmasına rağmen feda ettik ve o, arkadaşımla birlikte kamp alanına geri döndü.

Bu arada güneş doğmaya başladı. Öyle muhteşem bir manzaraydı ki anlatamam size.  Gerçi zorlu yollardan geçerken güneşin doğuşunun güzelliği yerine bir an önce zirveye varmak vardı aklımda. Rehber, arkadaşımı 3 saatte ancak geriye götürebilmişti, çünkü iniş, çıkıştan daha zordu.  Arkadaşım bizi beklemeden ilk uçakla İstanbul'a geri döndü.  

Zirveden önceki hörgüçe vardıktan sonra rehberimizi beklemeye başladık, çünkü ikisinin arasındaki mesafe rehbersiz geçilecek bir ara değildi. Bu arada hava iyice ısınmaya başlayınca dağın tepesindeki taşlar tepeden kaymaya başladılar. Bizim amacımız daha erken saatlerde zirveye varmak ve bu riski minimuma indirmekti. Ama güneş iyice ısıtmaya başlayınca taşlar (kayalar) kıpırdanmaya başladılar. Sabah ilk iki saat ağır ilerlememiz, ve rehberimizin olmamasından dolayı kaynaklanan gecikme, bizim için çok daha fazla risk oluşturdu. Bu arada rehberimizi ayarladığımız firma kask almamız konusunda bizi uyarmamıştı. Arkadaşımı bıraktıktan sonra rehberimiz gecikmeyle bizim yanımıza geldi.

İşin ilginç kısmı, dağda tırmanırken zirve size hep çok yakın gözüküyor. Hep: 'Hah tamam, şimdi yaklaştık, 10 dakikaya oradayız' diyorsunuz ve bir bakıyorsunuz arada inişli çıkışlı bir tepecik daha var. Sürekli 'Hah geldik, hah geliyoruz' derken, hörgüçe vardığımızda işimizin kolayladığını zannettik. Nerdeeeee???? işin en zor kısmıydı diyebilirim. Yan yan 65 derecelik ayakta bile duramadığımız bir yolu tepeden kayalar düşerken iki saatte geçtik. Kendi kendime 'Dün nasıl olur da rehber, arkadaşıma, yarın daha kolay olacak yaparsınız, herkes yapıyor dedi' diye düşünüyordum. Her aşama gittikçe zorlaştı. Hatta bazen kendimi motive etmek için 'Didem, bu yola baş koydun yapacaksın, başka şansın yok. Sen hayatta kafana koyduğun herşeyi bugüne kadar yaptın, bunu da yapabilirsin' diye yüksek sesle söylüyordum ki evren de beni işitip bana destek olsundu.  

Zorlu bir tırmanıştan sonra zirveye vardık. Önceden hazırlattığım sürpriz bayrağımızı açtım. Kendi kendime 'Neyse zirveyi yaptık, bundan sonrasını rahat yaparız' diye düşünüyordum. Aman Allahım dönüş tam bir kabus oldu. Saatlerdir tırmanmanın vermiş olduğu yorgunlukla artık bacaklarım titremeye başladılar. Bir ara yere oturup kaymaya başladım. Bu sefer ben öyle kayınca taşlar daha çok kaymaya başladılar ve benim önümde giden Murat ve rehbere çarptılar. Ayakta kayarak yoluma devam ettim. Gece 2:00'de başlayan yolculuğumuz saat 18:00'de sona erdi.

Geçen akşam iş çıkışı Murat bana sürpriz yaptı. Zirveye çıktığım için benim adıma bir madalya yaptırmış, onu taktı. Hayatımda almış olduğum ilk ve tek madalyadır.Cool

Bu seyahatten öğrendiklerim şunlardır:

1. Zihin, çok önemli bir faktör. İnsan kafasına birşeyi koyarsa her ne olursa olsun yapabileceğini. (Buradan kilo sorunu olanlara şunu belirtmek istiyorum: Eğer hakikaten isterseniz yaparsınız, kiloları verirsiniz ve hep ince kalırsınız)

2. Bu tarz tatillere gitmeden önce gideceğiniz kişileri çok iyi belirlemek ve de tanımak gerektiğini.

3. Spor yapmanın sizi ne kadar zinde tuttuğunu ve yardımcı olduğunu. Böyle yoğun bir aktiviteden sonra bile vücudunuzda tek bir yerin ağrımadığını görünce spor hocanıza, sizi ve limitlerinizi zorladığı için teşekkür ettiğinizi.  

4. Başka alternatifleriniz olmadığında limitlerinizi ne kadar daha fazla zorlayabildiğinizi. 'Artık bu kadar, daha fazla yapamayacağım' dediğiniz noktadan itibaren bile inanılmaz yol katedebileceğinizi.

5. Bu tarz bir aktiviteyi ilk defa yapmadan önce çok daha detaylı bir araştırma yapmanız gerektiğini. Sadece tur'un size söyledikleriyle kalmamanız gerektiğini.

6. 'Herkes yapabiliyor' dediklerinde, bu 'herkes'in kimler olduğunu öğrenmek gerektiğini.

7. Azmin elinden hiçbir şeyin kurtulamayacağını.

8. Panik durumlarda soğukkanlılığı korumak ve çözüm odaklı olmak gerektiğini.

9. Sizlerle Serdar Özkan'ın 'Kayıp Gül' adlı kitabından bir bölüm paylaşmak istiyorum: 'Bir dağ hayal et... Zirvesindeki manzara çok güzel. Orada olmayı çok istiyorsun, ama zirveyi kendinden çok uzakta gördüğün için ümitsizliğe kapılıyorsun. Oraya nasıl olsa varamam, deyip vazgeçiyorsun. Oysa, zirveye varanların adımları seninkilerden daha büyük değildi. Ama onlar, o küçük adımları birbiri ardınca atmayı sürdürmüş kimselerdi. İmkansızı gerçekleştiren mucizeler değil, sürekliliktir. Suya sarp kayaları deldiren de budur...' 

10. Madalya almak için illa birilerini geçmek ve yarışmak gerekmediğiniLaughing

 

7 yorum girilmiş...

Spor Şart mı? Yazdır
Pazar, 08 Ağustos 2010 22:55

Bir beslenme uzmanı olarak en fazla karşılaştığım sorulardan birisi 'Spor Şart mı? Yapmasam olmaz mı? Sporsuz kilo versem ne olur?' Fakat bu sorulardan en güzeli de 'Ne kadar süre yapmam gerekiyor? 3 ay yeterli mi yoksa daha mı fazla?'Laughing

Ben de seneler önce bundan 30 kilo daha fazlayken spora hep bu gözle bakardım. Öğrencilik yıllarımda oturduğum ve okulum civarlarında yazılmadığım spor salonu sanırım kalmamıştır. Birine üye olurdum, neymiş efendim yüzme havuzu varmış ve aquagym (havuzda jimnastik) dersi veriliyormuş. Bir ay düzenli giderdim sonra bir bırakırdım, tam bırakırdım. O gittiğim bir ayda da suyunu çıkartır, neredeyse her gün giderdim. Sonra başka bir spor salonunda inanılmaz spinning (kondisyon bisikletiyle grup dersi) dersleri varmış. Gidenlerden bir kaç tanesi ilk hafta hemen 3 kilo vermişler, hem de, hem de....yediklerine hiç dikkat etmeden. Haydaaaaa kilo verme telaşesi var ya içimde, bu sefer de gider o salona yazılıverirdim. Bu hevesim de maksimum bir ay sürdükten sonra başka arayışlar içine girerdim.

Seneler bana şunu öğretti: 'Spora bırakılmak üzere başlanılmamalı, hakikaten bir hayat tarzı haline getirilmeli.' İnsan hiç dişlerini fırçalamaya başladığında bir beyazlasınlar bir daha fırçalamayacağım der mi? Ya da bir müddet beni idare etsin sonra yine fırçalamaya başlarım? Umarım dişlerinizi düzenli fırçalayanlardansınızdır.

İnsanlar çoğu zaman spor yapanlara dıştan baktıklarında: 'Ne güzel! Fit, sağlıklı, sıkı ve kaslı bir vücuda sahip' derler. Ama bir de sporun vücudumuzun içinde yarattığı öyle faydalar vardır ki, bunlar hakikaten saymakla bitmez. Spor esnasında vücut endorfin adlı hormonu (halk dilinde mutluluk hormonu) ürettiğinden insan kendini ruhen de çok daha iyi hisseder. Stres ve depresyona iyi gelir. Genelde psikiyatristler reçetelerinde anti-depresan ile birlikte sporu da yazarlar. Eğer çok klinik bir vaka değilse sadece spor yapmayı önerirler. Yani siz düşünün artık sporun sizin ruhunuza ne kadar iyi gelebileceğini. Fiziksel olarak ta: Kemik erimesi, kolon kanseri, kalp rahatsızlıkları, yüksek tansiyon, ve şeker hastalığı gibi rahatsızlıkların oluşma riskini de oldukça düşürür.

10 sene önce kilo vermek amacıyla başlamış olduğum pilates bende bağımlılık yarattı. İlk olarak vücudumdaki değişikliği ve kifozuma (halk dilinde kamburluk) ne kadar iyi geldiğini gördüm. Ardından ruhumun buna ne kadar ihtiyacı olduğunu anladım. Şimdi ise daha da fit olmak istiyorum. 2 senedir evliyim, ve evlendikten sonra eşimin oturduğu 80 senelik tarihi bir binaya taşındım. Her gün en az bir kere 3 kat dik merdiveleri çıkmak zorundayım. İki senenin sonunda bu merdivenlere alıştığımı düşünebilirsiniz. Ama hayır, ben hala nefes nefese kalıyorum. Geçenlerde bu durum beni daha da rahatsız etmeye başlayınca hemen telefonu alıp Hakan Demiray'ı aradım. Geçen sene birlikte sunduğumuz NTV programından beri sürekli bana 'Didem, senin pilatesin dışında biraz da kardiyo ve fitness yapman gerekiyor' diyip duran Hakan'ı en sonunda aradım ve şöyle dedim: 'Hakan, artık hazırım. Ben bir şeye bırakmak için başlamam. Şimdi başlıyorum, artık kaç sene birlikte çalışırız Allah Kerim' O da 'Tamam, ne zaman başlıyoruz?' diye sordu. '21 Temmuz 2010'

Heyecanla 21 Temmuz'u bekliyorum... Tabii ki pilatese de devam!!!

 

1 yorum girilmiş...

Marihuana/Haşhaş Sütü Yazdır
Pazartesi, 05 Nisan 2010 20:04

Aşağı yukarı iki ay kadar önce New York'a, bu dünyadaki en yakın dostlarımdan birisi olan Adele'i ziyarete gittim. Adele ve ben, New York Üniversitesinde birlikte beslenme üzerine yüksek lisansımızı (master) yapmıştık. Adele ile tanıştığımda daha yeni 6 aylık evliydi, şimdi ise 10 senelik evli ve 6, 3 ve 1 yaşlarında üç çocuğu var. Size bunu söylememin nedeni, onu her ziyarete gittiğimde çocuklarına hep değişik sağlıklı alternatifler sunduğunu görmemdir.

Bu gidişimde de farklı birşey olmadı. Saat farkından dolayı herkes uyurken ben sabah 5:00'te uyandım ve Türkiye saati öğlen 12:00 olduğundan karnım guruldar şekilde buzdolabını açtım. Veee bir de ne göreyim 'hemp milk' diye organik süt var dolabın içinde. Hemen müsli aldım ve bu merak ettiğim süt ile karıştırdım. Tadı gayet güzeldi. Besin değerlerine de bir göz atayım dedim. Ama zaten eğer Adele'in buzdolabında yer alıyorsa sağlıklı olacağından hiç şüphem yoktu.  

Sabah Adele uyanınca, ilk işim marihuana sütünün dolaplarında ne aradığıydıSurprised 'Yoksa çocukların bundan dolayı mı sürekli mutlu mesut ortalıkta dolanıyorlar?' diye de bir espri yaptım. O da marihuana bitkisinden yapılan bu sütün esasında çok faydalı olduğunu, özellikle bir yaşındaki oğluna verdiğini belirtti. Çocuklar büyürken beyinlerinin gelişiminde yağ tüketimi çok önemli bir rol oynar. Fakat tüketilen total yağın ne tür olduğu çok önemlidir. 1 bardak inek sütündeki doymuş yağ oranı %28 iken marihuana sütünde bu oran sadece yüzde 5'tir. Doymuş yağ tüketiminin vücuda verdiği kalp rahatsızlıkları ve kanser gibi birçok zararlarını göz önüne alırsak ne kadar az doymuş yağ tüketirsek o kadar daha sağlıklı olabileceğimiz de bir gerçektir.

İnek sütünde demir bulunmadığı gibi fazla tüketimi de vücuttaki demir emilimini azaltır. Oysa marihuana sütünde çok yüksek seviyede demir de bulunmaktadır. Birçok çocukta demir eksikliği yaşandığını göz önüne alırsak marihuana sütünün başka bir güzel tarafını daha görmüş oluyoruz.  

Kalsiyum ve protein oranlarının daha düşük olması benim için çok fazla birşey ifade etmiyor, çünkü çocuklar her zaman protein ve kalsiyum ihtiyaçlarını başka gıdalardan kolaylıkla temin edebilirler. Fakat demir ve sağlıklı yağ tüketimini karşılamak çok daha zordur.  

Henüz Türkiye'de marihuana sütüne rastlamadım. Ama belki bu yazıyı okuyan birisi böyle sağlıklı bir içeceği Türkiye'ye getirtir, ya da burada üretimini hayata geçirir.  

1 Bardak Marihuana Sütü          1 Bardak İnek Sütü
      110 kalori                               146 kalori
      7 gr yağ                                  8 gr yağ
      1 gr doymuş yağ                     5 gr doymuş yağ
      0 mg kolesterol                       24 gr kolesterol
      1 gr lif                                     0 gr lif
      5 gr şeker                              13 gr şeker
      5 gr protein                             8 gr protein
      %20 demir                             %0 demir
      %2 kalsiyum                          %28 kalsiyum

 

0 yorum girilmiş...

Sağlıklı Yemek = Diyet Yemek??? Yazdır
Pazartesi, 19 Ekim 2009 11:36

Geçenlerde Divan için özel bir menü hazırlayan usta şef Mark Decker ile birlikte öğlen yemeği için buluştum. Kendisi aynı zamanda Ali Koç'a da sağlıklı yemek konusunda özel danışmanlık yapıyormuş. Türkiye'ye yerleşmeden önce Almanya'daki meşhur Buchinger adlı klinikte çalışan Mark burada karşılaştığı bazı zorluklardan bahsetti.

Bu zorluklardan bahsetmeden önce öğlen yemiş olduğum inanılmaz lezzetli RAVİOLİ'den bahsetmek istiyorum. Kepekli undan hazırlanmış raviolinin içinde bulunan zeytinyağından peynirine kadar hepsi organik ve doğaldı. Tabii içinde hiç katkı maddesi bulunmayan bu yemeği yedikten sonra insan kendisini inanılmaz tok hissediyor. Ben her ne kadar ravioli'den sonra tatlıların tadına bakmak istediysem de raviolinin ağzımda ve midemde bırakmış olduğu güzel hissi bozmak istemedim çünkü aynı zamanda gayet güzel doymuştum da...

İşte burada değinmek istediğim nokta şu: yediğim ravioli hiçbir şekilde düşük kalorili değildi ama içerdiği yoğun besin değerinden dolayı tüm hücrelerim doymuştu. Öğlen yediğim bu yemekten sonra tüm gün bir daha hiçbirşey yemek istemedim. Burada şunu görüyoruz: İnsanlar düşük kalorili yiyecekler tüketirlerse daha iyi olacağını düşünüyorlar ama çoğu zaman düşük kalorili gıdalarda adam gibi besin değeri olmuyor. Bu sefer de vücut sürekli sizlerde yeme isteği uyandırıyor. Ya da yüksek kalorili ama yine besin değeri düşük gıdalar tüketiyor olabilirsiniz. Örnek: patates kızartması, beyaz undan yapılmış makarna vs yediniz.. Tamam o an için doydunuz ama 2 saat sonra tekrar hemen acıkıyorsunuz sanki hiçbirşey yememiş gibi. İşte bunun da nedeni hücreleriniz hiçbir zaman doymamıştı ve doymak için ihtiyacı olduğu vitamin ve mineralleri aramaya devam ediyor. Gün içinde diyelim bir dilim pasta 1500 kalorilik pasta yediniz. Muhakkak acıkırsınız ve gün içinde başka şeyler yersiniz. Ama bunun yerine 600 kalorilik taze sıkılmış sebze suyu içtiniz. Sizi ertesi güne kadar rahat rahat götürür ve hiç acıkmama şansınız yediğiniz pastaya oranla inanılmaz yüksektir... Hücrelerinizi doyurdunuz, onlar artık rahata erdiler ve bundan dolayı sizi rahatsız etmeyeceklerdir. Organik ve doğal gıdalarda katkı maddeleri olmadığından dolayı hücreleriniz daha rahat doyacaktır. Oysa yediğiniz bir hamburgerde et sizin önünüze gelene ne gibi değişimler yaşıyor biliyor musunuz? İneklere büyüme hormonu ve başka hormonlar veriliyor ki hayvanlar bir an önce büyüsünler ve etleri gelişsin. Hareket alanlarını kısıtlıyorlar ki çok hareket edip yediklerini yakmasınlar. Siz kendinizi düşünün, hiç kıpırdamadan, kaslarınızı çalıştırmadan, oturduğunuz yerde durmadan yemek yiyorsunuz ve hormon alıyorsunuz. Sizce ne kadar sağlıklı olabilirsiniz?

Mark'ın yapmış olduğu yemekler düşük kalorili olmayabilirler, tabii aralarında düşük kalorili olanlar da vardır. Ama önemli olan sağlıklı yemenizdir. Sağlıklı yediğiniz zaman otomatikman az yersiniz. Bundan dolayı sağlıklı yemek eşittir diyet yemek kesinlikle değildir. Ben sizin diyet yemenizden ziyade her zaman sağlıklı yemenizden yanayım. Geçen öğlen ravioli yediğimde hem RUHUM doydu, hem de vücudum.

Mark ile 1.5 saate sıkıştırmaya çalıştığımız hem yemek hem sohbet esnasında bana şunu söyledi: 'Didem, Türkler yemek konusunda daha tutucular ve değişik lezzetleri tatmakta zorlanıyorlar.' İnanılmaz güzel hazırlamış olduğu menü yakında Divan menüsünden kalkacakmış çünkü çok talep yokmuş. Tabii bizim insanımız alışmış olduğu schnitzel, hamburger, pide ve lahmacununun dışında başka lezzetleri denemeye korktuğundan bu güzelim özenle hazırlanılmış sağlıklı menü raflara kaldırılmak üzere. Sizden ricam, lütfen yeniliklere, yeni lezzetlere açık olun, çocuklarınızı da bu yeniliklere alıştırın. Bugün cafelere gittiğimizde hep fiks menüler görüyoruz: pizza, makarna, hamburger, dürüm ve salatalar.... Bunların çoğu bizi doyurmuyor, hepsi boş kaloriler ve biz hızla kilo almaya devam ediyoruz. 

 

 

2 yorum girilmiş...

Süt İçmeli mi yoksa İçmeMEli mi? Yazdır
Çarşamba, 24 Haziran 2009 15:11

Sütle ilgili uzun yıllardan beri tartışmalar devam eder. Geçenlerde yaşam koçu olan arkadaşım Hakan Arabacıoğlu bu konuyla ilgili çok güzel bir yazı yazmış. Ben de bu yazıyı sizlerle paylaşmak istedim. Yazıyı okuduktan sonra süt içmeli mi yoksa içmemeli mi seçimini de sizlere bırakıyorum. Sağlık dolu günler sizlerle olsun.
Hakan Arabacıoğlu'nun farklı ve bilgilendirici yazıları için www.zestcoaching.com sayfasından faydalanabilirsiniz.

İşim sorgulanmayanı sorgulatmak...

Merhaba,

Birçoğumuzun nedenini veya gerçekliğini hiç sorgulamadan kabul ettiği o kadar çok şey var ki hayatımıza yön veren.

Milyoner Aklın Sırları adlı kitaptan küçük bir alıntı yaparak başlayayım:

Kadının biri akşam yemeği için jambon pişirirken jambonun her iki ucunu da kesiyormuş. Bunu görünce şaşıran kocası, neden iki ucu da kestiğini sormuş. Kadından "Annem böyle pişirirdi" cevabını almış. Rastlantı bu ya, kadının annesi o gece onlara yemeğe gelmiş. Kendisine jambonun neden her iki ucunu da kestiğini sormuşlar. O da "Annem böyle pişirirdi" demiş. Sonuçta anneanneye telefon ederek aynı soruyu sormuşlar, anneannenin cevabı ne olmuş dersiniz? "Çünkü tencerem çok ufaktı!"

Yıllar önce epey araştırdıktan sonra sütle ilgili bir çeviri yapıp internette bir iki e-posta grubuna göndermiştim. Çeviri kısaca süt ve süt ürünlerinin sağlığa faydalı değil zararlı olabileceğini anlatıyordu. Ana çıkış noktası da doğaydı. Doğada hiçbir hayvanın başka bir hayvanın sütünü içmiyor. Ergenlikten sonra süt içen hayvan bulunmuyor. İnsan vücudunda sütü sindiren enzim ergenlikten sonra vücut tarafından neredeyse hiç üretilmiyor. O zaman biz niye içiyoruz?

Böyle nedeni veya gerçekliği hiç sorgulanmadan kabul edilen o kadar çok şey var ki hayatlara yön veren. Sütü sevmediği, midesi gaz yaptığı halde süt içen insanlarla dolu bir dünyada yaşıyoruz... Neden? Süt iyidir dendiği için. Jambonu pişirirken iki ucunu kesen insanlar var. Neden? Annesinden böyle gördüğü için.

Dev endüstriler tarafından mesaj bombardımanına tutulduğumuz, biraz da neyi niye yaptığımızı unuttuğumuz bir dönemi yaşıyoruz. İşte benim işim, sorgulanmayanı sorgulatmak. Neden yaptığınızı bilmediğiniz ezberlerinizi bozmak... Kendinizi ortaya çıkarmak... Ne istediğinizi size keşfettirmek ve onu yapmanıza destek olmak...

Sevmediğiniz halde, sağlıklı dendi diye içtiğiniz sütü bırakma zamanı artık...
                                                                                                  Hakan Arabacıoğlu

 

6 yorum girilmiş...

Sinemada neler yenir? Yazdır
Cumartesi, 11 Nisan 2009 17:00

Geçen hafta NTV’de yayınlanan 5 kere 5 adlı program için sinemada yenilebilecek değişik alternatifleri inceledim. Bunlardan bir tanesi Türkiye’ye yeni gelmiş olan donmuş yoğurttu. Diğer tatlılara göre çok daha az kalorili ve şekerli olan donmuş yoğurt daha sağlıklı bir alternatif. Aklınızda olsun… Bir de başka stand’da taze meyvaların üzerine isteğinize göre sütlü, bitter veya beyaz çikolata koyuyorlardı ki dillere şenlikSmile Kalorisi yüksek olabilir ama inanılmaz lezzetli. Eğer ruhum doysun derseniz kesinlikle tavsiye ederim. Ama bence filmden önce tadına vara vara hissederek yemenizi tavsiye ederim. İyi seyirler!    

Şimdi gündemimde Malezya’da 23-25 Nisan arası olacak Uluslar arası Diyetisyenler Birliği Konferansı var. Dönüşte taptaze bilgiler ve klinik çalışmalarla gelmeyi ve sizlerle paylaşmayı planlıyorum.

 

5 yorum girilmiş...