Didem`in Dünyası

Sevgili diyetnedir.com okuyucuları,
Burada gittiğim beslenme konferanslarında öğrendiklerimi, günlük yaşantımdaki tecrübelerimi sizlerle paylaşıyorum.

On binden fazla katılımcının olduğu bu dört günlük toplantıda en fazla konuşulan konular şöyleydi:

1. Beslenmede kültürel ve yöresel farklılıklar

2. Ketojenik diyet üzerine yapılan bilimsel çalışmalar

3. Detoksa bilimsel açıdan yaklaşım. Detoks hakkında doğru bildiğimiz yanlışlar

4. Sağlıklı bir beslenme düzeninde alkolün yeri 

5. Otizmli çocuklarda beslenme düzeni 

6. Sağlıklı yemek pişirme teknikleri

7. Yeme bozukluklarında egzersizin yeri

8. Mikrobiyota ve obezite ilişkilendirmesi

9. Uykunun sağlıklı bir yaşam üzerindeki etkisi

10. Diyetisyenler için farklı kariyer alternatifleri

 

Ekim 2016’da Beslenme ve Diyetetik Akademisi’nin (eski adıyla Amerikan Diyetisyenler Birliği) Boston’da düzenlemiş olduğu Beslenme Konferansı’ndan izlenimlerimi sizlere aktarmak istiyorum. Fırsat buldukça bu tarz konferans ve kongrelere gitmeye özen gösteriyorum çünkü diğer birçok bilim alanında olduğu gibi beslenme alanında da sürekli yenilikler ve değişimler gündeme geliyor.

1.  https://www.youtube.com/watch?v=xJ8G-QLM1F8 esasında bebeklerin doydukları noktayı bilmeleri ama bazı ebeveynlerin ısrarla yedirmeye çalışmalarının ne kadar yanlış olduğu.

2.  2-6 yaş arası çocukların yemek seçmelerinin çok doğal ve normal olduğu.

3.  Prebiyotikler – yulaf ezmesi, soğan, arpa, keten tohumu, yeşillikler, muz, baklagiller, böğürtlen grupları (çilek, yaban mersini vs)

4.  Probiyotikler – bifidobakteri, laktobasilus, yoğurt, fermente olmuş süt ürülerinden yapılmış içecekler, kefir, bebek mamaları, peynir

5.  Probiyotiklerin kilo vermeye yardımcı olduğu ile ilgili çalışmalar halen devam etmekte ve henüz kanıtlanmış bilimsel bir veri olmadığı.

6.  Otizmlilerde  bağırsaklarda bifidobakterinin genelde daha az olduğu tespit edilmiş ama çalışmalar hala tam olarak net değilmiş.

7.  Serotonin hormonunun %95’i kalın bağırsakta sentez oluyor. Bundan dolayı psikolojik rahatsızlıkların da nedeninin bağırsaklardan kaynaklanabileceği son yapılan bilimsel çalışmalarla desteklenmektedir.  

8.  Kalın bağırsakla beyin arasında hormonal sinyallerin yer aldığı belli bir rota olduğu ve bağlantılı oldukları.

9. Eğer probiyotik takviye alıyor ve yediklerinize dikkat etmiyorsanız takviyeyi bıraktığınız anda kalın bağırsak eski haline geri döner. Bundan dolayı muhakkak sağlıklı yaşam boyu takip edilecek hayat tarzı haline gelmiş bir beslenme düzenini oturtmak gerekiyor.

10. D vitaminin düşük olması kişilerde multiple skleroz, romatoid artrit, hipertansiyon, kalp hastalıkları ve kanser riskini yükseltebiliyor.

11. D vitamini kemik ve kas sağlığında, kalp fonksiyonlarında, enflamasyon ve bağışık sistemininde çok önemli bir rol oynuyor.

12. D vitamini aynı zamanda kalsiyum emilimine yardımcı oluyor.

13. D vitamini ve fosfor dengesi de çok önemlidir.

14. Düşük D vitamini seviyeleri atletlerde ve aktif olan bireylerde sağlık ve performans düşüklüğüne neden olabilir.

15. Antileptik ve antifungal ilaçlar, kortikosteroidler, simetidin, theophylline ve antituberkuloz ilaçları kandaki D vitaminin düşmesine neden olabilirler. Tiyazitler, atorvastatin ve rosuvastatin gibi kolesterol düşürücü ilaçlar da kandaki D vitamini seviyesini yükseltebilirler. Bu tarz ilaçlar da kullanıyorsanuz D vitamini takviyesine başlamadan önce muhakkak doktorunuza danışınız.

16. Haftada iki defa öğlen güneşinden önce 5-30 dakika arasında güneş koruyucu krem sürmeden güneşte kalırsanız yeterli oranda D vitamini alabilmeniz muhtemeldir fakat tabii ki kişiye göre değişebilir. D vitamini tahlillerinizi yaptırmayı sakın ihmal etmeyin!

Ekim 2016’da Beslenme ve Diyetetik Akademisi’nin (eski adıyla Amerikan Diyetisyenler Birliği) Boston’da düzenlemiş olduğu Beslenme Konferansı’ndan izlenimlerimi sizlere aktarmak istiyorum. Fırsat buldukça bu tarz konferans ve kongrelere gitmeye özen gösteriyorum çünkü diğer birçok bilim alanında olduğu gibi beslenme alanında da sürekli yenilikler ve değişimler gündeme geliyor.

Konferansta özetle neler konuşuldu:

1. Yaşlanmayla beraber kasları koruyabilmek adına protein alımına daha fazla ihtiyaç olduğu ortaya çıkmıştır.

2. 2050 senesinde kas ağırlığı ve gücü kaybından dolayı 250 milyon yaş almış kişi olumsuz yönde etkilenecektir.

3. 50 yaşından itibaren vücuttaki kas ağırlığı ortalama %1 ve kas gücü %3 azalmaktadır.

4. Şu anda 19-70+ yaşlarında yoğun spor yapmayan bireylere 0.8g/kg (yani kilonuz çarpı 0.8 Örnek: eğer 70 kiloysanız o zaman 70 x 0.8 = 56gram protein) öneriliyor. Fakat yeni yapılan araştırmalar sonucunda sağlıklı bireylerin minimum 1.0-1.2g/kg, akut ya da kronik rahatsızlıkları olanların 1.2-1.5g/kg ve ciddi hastalıkları, yaralanmaları ya da malnütrisyon olanların 2.0g/kg protein almaları gerektikleri vurgulanıyor.

5.   Her ne kadar yaşla birlikte günlük alınması gereken kalori ihtiyacı azalsa da günlük alınması gereken protein ihtiyacı yükseliyor.

6.   Protein ihtiyacını karşılarken önemli olan proteinin içinde bulunan elzem amino asitleri alabilmektir. Elzem amino asitler en fazla hayvansal gıdalarda bulunurlar: 142 gram %85 yağı alınmış kırmızı et = 4 bardak soya sütü = 5 haşlanmış yumurta = 18 bardak nohut = 25 dilim kepekli ekmek = 50 çorba kaşığı yer fıstığı ezmesi 

7.  Son yapılan klinik çalışmalara göre sağlıklı birçok kişinin kas kaybını önlemek için günlük en az 1.0g/kg protein alması gerekmektedir.

8. Okullarda gıda alerjisinin önüne geçilebilmesi adına neler yapılabileceği ve neler yapıldığı vurgulandı.

9.   Amerika’da 2006’dan itibaren tüm gıdaların etiketlerinin üstünde olası süt, soya, yumurta, yerfıstığı, kepek, macamadia cevizi, balık ve deniz ürünleri barındırabileceği uyarısı yazılması zorunlu kılınmıştır.

10.  Okullarda tüm eğitmenler için alerji konusunda sıkı eğitimler verilmeye başlanmıştır.

11. 2004-2010 arasında Massachusetts eyaletinde alerji için kullanılan epinefrin 133’ten 225’e yükselmiştir.

12. Kullanılan epinefrin’nin %23’ü daha önce hiç alerjisi olmayan çocuklarda kullanılmıştır. Buradan da yola çıkacak olursak çocuğunuzda belli bir yaşa kadar herhangi bir alerjinin olmaması ileride de olmayacağı anlamına gelmemektedir. Bundan dolayı eğitmenlerin bu konuda eğitimli olmaları çok önemlidir.

13. Hayati önem taşıyan alerjiyi tetikleyiciler arasında: yemek, lateks, böcek/arı, ilaç, egzersiz ve soğuk hava yer almaktadır.

14. Okul doktorları ve hemşirelerde muhakkak epinephrine iğneleri olmalıdır.

15. Alerjenler konusunda çocuklar, veliler ve tüm okul çalışanları bilgilendirilmelidir.

16. Diyetisyenler hiçbir şekilde ilaç tavsiye edemezler. İlaç ile ilgili konularda muhakkak doktora yönlendirmeleri gerekir. Danışanlarına herhangi bir takviye ve ilaç alıp almadıklarını sormalılar ki takviye ve ilaçlar arasında etkileşim varsa bunları kişiye bildirmeliler.

17. Eğer vitamin ve mineral değerlerinde kan tahlillerinde düşük değerler varsa takviye önerebilirler.

18. Diyetisyenlerin ürün reklamı yapmaları etik değildir.

19. Bağırsaklar ikinci beyindir. Bağırsakların sağlıklı olması çok önemlidir.

20. Prebiyotikler de probiyotikler kadar önemlidir çünkü probiyotiklerin beslenmesi gerekmektedir.

21. Kadınlar üzerinde yapılan 4 haftalık klinik bir çalışmada düzenli olarak günlük belli miktarda probiyotik içeren fermente süt verilmiştir. Sonucunda genel olarak kadınlarda anksiyetenin ve depresyonun azaldığı ve stres hormonu olan kortizolun düştüğü gözlemlenmiştir.

22. Psikiyatristlerin bazı durumlarda hastalarını gastroenteroloğa yönlendirmelerinin doğru olacağı vurgulandı.

23. Bağırsak ve beyin arasındaki ilişki çok önemlidir.

 

 

Mart ayında o zamanlar Yeditepe Üniversitesi’nden öğrencim ama şimdi artık diyetisyen olan Pınar Doğanla Ankara’da gittiğimiz “İlk 1000 Gün” adlı kongreden bazı izlenimlerimi ve öğrendiklerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.  Yazımın sonunda Pınar da benim atladığım yerlere eklemeler yapacaktır.  

  • Türkiye’de hala bodurluk çocuklarda büyük bir problem olarak görülüyor çünkü aileler çocuklarının boylarının uzamamasını kilo almamaları kadar endişe etmiyorlar. Bir bebeğin en önemli ilk iki senesinde yeterince besin alamayan çocukların %15’i bodur kalıyorlar. Nedense Türkiye’de hep çocuklar kısa bile olsa eğer kilolularsa sağlıklıdırlar gibi bir algı var. 
  • Ülkemizde 5 yaşın altındaki çocukların %17.9’u hafif kiloludur. 0-5 yaş arası %8.5 şişmandır.  Şişman çocukların sayısı kırsal kesimlere göre büyük kentlerde çok daha fazladır.
  • Her 3 doğumdan ikisi sezaryen olan ülkemizde otoimmün hastalıkların da bağlantılı oranda arttığı görülmektedir. 
  • 2001’de her 14 çocuktan bir tanesinde astım görülürken, 2009’da bu rakam 12’de 1 ve 2014’te 7 çocukta 1’e düşmüştür. Vajinal (normal) doğumda bebek kanaldan geçerek gelirken ilk  bakterilerle orada karşılaşır. Oysa sezaryen doğumda bakterilerle tanışma gerçekleşemez ve mikrobiota çok farklı olur. Aynı şekilde solunum yolları da çok daha gelişmiş bir şekilde dünyaya gelirler.  
  • Dünyanın birçok ülkesinde “Ben korkuyorum, normal doğum yapamam” demeleri üstüne doktorlar hiçbir şekilde taviz vermezler ve gebeyi doğuma hazırlamak için tüm desteği gösterirler. Oysa ülkemizde bunu duyan doktorların bazıları “dert değil, o zaman sezaryen yaparız” diyerek hem anneyi hem de bebeği herşey doğal olabilecekken farklı bir yöne kaymalarına teşvik edebiliyorlar. 
  • Sezaryen doğumlarla birlikte alerji 8 kat artıyor. 
  • Bağışıklık sisteminin kuvvetli olması için ilk sırada normal (vajinal) doğum ve ikinci sırada anne sütü gelmektedir.
  • Hatta yapılan çalışmalarda annenin vajinasından doğum öncesi bakteriler toplanıyor ve sezaryenle doğan bebeklerin özellikle yüzüne sürülüyor o bakterilerle tanışması için fakat hiçbir etkisi olmuyor. Bebeğin kesinlikle doğum kanalına girmesi gerekiyor. Bazı anneler “Kaç saat sancı çektim sonra da sezaryene aldılar. Bilseydim en başından sezaryen olurdum” diyorlar. Oysa bebeğin kanala girmiş olması bile onların bağışıklık sistemlerinin kuvvetli olması açısından çok önemlidir.
  • Gebelik öncesinden itibaren iyot eksikliği çok önemlidir. Özellikle Malatya, Ankara ve Kayseri’de gebelere iyot desteği isteniyor. Trabzon %90 ile gebelerde en yüksek iyot oranına sahip olmasına rağmen hamileliğin 2. ve 3. Trimesterinde onlarda bile iyot oranı düşüyor.
  • Türkiye’de obezite oranı %32’ye gelmiştir. Eskiden Amerika’daki obeziteden bahsedilirken şimdi kendi ülkemiz %34’ü obez olan Amerika’ya çok yaklaşmıştır ve bu hızla korkarım ki gerekli önlemler alınmazsa geçme ihtimalimiz de yüksektir
  • Mümkünse 2 yaş öncesi antibiyotik verilmemeli. Antibiyotik adından anlaşılacağı gibi ANTİ-BİYO yani YAŞAM KARŞITI! Atom bombası etkisi gösteriyor ve bağırsakta tüm florayı mahvediyor. 2015’te Amerikan Pediyatri Birliği’nin açıklaması şu yöndedir: “Lütfen parazitleri tedavi etmeyin!” En etkili yöntem vücudun kendi kendini temizlemesi ve parazitleri sistemden atmasıdır. 
  • Şiddete maruz kalan kadınlarda iki kat daha fazla gebelik görülüyor. Ülkemizde 600 bin kız çocuğu okula gitmiyor ve erken yaşta evlendiriliyorlar. 
  • 4 kişilik bir ailede sağlıklı yaşayabilmek için gereken minimum gıda harcaması 1349 Liradır. Oysa ülkemizde asgari ücretin 1300 lira olduğunu göz önüne alırsak ve ailede iki kişi bile çalışıyor olsa, diğer masraflarla birlikte sağlıklı beslenmeye haracayabilecek yeterli bütçe oluşmamaktadır. 
  • Boyu uzayan çocuk sağlıklıdır, kiloya takılmamak gerekir.
  • Ziraat Mühendisliği odası 2012 verilerine göre dünya sıralamasında Türkiye, Çin’den sonra en fazla tarım ürünleri ihracatında uyarı alan ülkeymiş çünkü yılda 33bin pestisit kullanarak (tarım ilaçları) Avrupa ilkeleri içinde birinci sıradaymışız.  

 

 

 Didem Hocam lafı bana bıraktığı için çok teşekkür ediyorum, tabikide bu güzel yazının üzerine bana çok da söyleyecek söz düşmez :)

Anne karnında 3 milyar kat büyüyen bebek, doğumdan sonra ki 1 yıl içinde de 3 kat daha büyüyormuş. İnsan hayatının hiç bir kısmında bu kadar büyüyüp gelişemiyor ve bu dönemdeki büyüme gelişmesi tüm hayatını etkileyebiliyor.  

  • Araştırmalara göre obez her kişi için normal ağırlıktaki kişilere göre %42 daha fazla sağlık harcaması yapılıyor.
  • Hamilelerde kilo arttıkça birden fazla düşük yapma riski artıyor.
  • Gebelikte elzem yağ asitleri asitlerinin eksikliği, büyüme geriliği, deri anormalilerileri ve infertiliteye sebep olmaktadır.
  • Hamilelik omega 3 ihtiyacının karşılanması için önemli kaynaklarından biri balıktır. Fakat balığın içerebileceği  yer alan kontaminantlardan (Metil civa, poliklorlu bifeniller vb. diğer organik bulaşanlar) dolayı fetüs üzerinde nörotoksik hasarlar oluşmaması için düşük kontaminasyon riski taşıyan balık türleri (alabalık, ringa, mezgit, ton balığı, morina, dil balığı, hamsi, barlam balığı, tekir, kefal, uskumru vb.) diyetlerinde yer almalıdır.
  • Normal (vajinal) doğum ile bebeğin bağırsak florasının sağlıklı oluşmasında büyük bir etkilisi bulunmaktadır.
  • Doğumdan sonraki ilk 6 ay boyunca emzikli annelerin düşük kalorili diyetler ile zayıflamaları kesinlikle sakıncalıdır.
  • Emzirme sürecinde annenin günlük gereksinimine ek olarak 10-20 gram daha fazla protein ve 300-500 kalori arasında fazladan enerji alması gerekmektedir.
  • Emziren kadınların çoğu süt salınımı nedeniyle artan susama hissi yaşamakta ve bu durum günlük sıvı gereksinmesinin artışı ile sonuçlanmaktadır. Yeterli düzeyde anne sütü üretimi için günde en az 8-12 bardak sıvı almaya özen gösterilmedir.
  • Anne sütünü etkileyen faktörler;
  1. Annenin beslendiği yağın kalitesi
  2. Annenin yeterince vitamin açısından yüksek gıdalar tüketmesi
  3. Annenin selenyum ve iyot minerallerini yeterli miktarda alması
  4. Annenin kafein, nikotin ve/veya alkol tüketmesi

 

  • Mersin’de 92 kadın üzerinde emzirmeye ilişkin bilgi ve uygulamaların incelendi çalışmada, geleneksel uygulama olarak annelerin %3.2’sinin ilk emzirme için 3 ezan beklediği, %4.3’ünün kolostrumu (ilk sütü) vermediği, %9.8’inin ilk emzirmeden önce şekerli su verdiği ve annelerin tensel temasın  önemini bilmedikleri ortaya çıkmıştır.

  • Erzurum’da yapılan benzer bir çalışmada, annelerin %23.7’sinin bebeğinin emzirmek için kulağına ezan sesinin gelmesini beklediği, %14.4’ünün kolostrum (ilk süt) vermediği belirtiliyor.

  • Bebeğin sık sık ağlayıp aranmasının sütün yetersizliğini göstermeyebilir. Bundan dolayı yeterli ağırlık ağırlık takibi muhakkak doktorlar tarafından yapılıp ona göre ek bir gıdaya ihtiyaç olup olmadığı karar verilmedir.

  • İkinci aydan itibaren bebek eğer uyanmıyorsa gece beslenmesine gerek yoktur.

  • Ek gıdaya geçişte, bebek destekli oturabilmeli, baş-boyun hareketlini denetleyecek ve besini ağız içinde çevirip yutabilecek gelişimi göstermiş olması gerekmektedir.

  • Bebekler ek gıdaya geçtiklerinde, yemeklerine ekstradan şeker ve tuz eklenmesine gerek YOKTUR.

  • 1 aylık bebeğin mide kapasitesinin sadece bir ceviz büyüklüğündedir.

  • Ağızdan giren yiyeceklerin ‘TATLI’ olduğunu gösteren sinyaller, o besinin içinde şeker olmasa bile otonom sinir sistemin üzerinden insülin salgılanmasının arttırmaktadır. Tatlandırıcılar ile de aynı sinyaller oluşmakta ve insülin salınımı ortaya çıkmaktadır.

  • Bebeklere ve çocuklara sebze ve meyveler mevsimine göre taze ve bekletilmeden, kızartma ve kavurma işlemleri yapılmadan vitamin kayıpları oluşmadan tükettirilmesi gerekir.

  • 1 adet yumurta 1-3 yaş arası çocuklarda protein ihtiyacının %48.4’ünü karşılamaktadır.

  • Yumurta sarısı beyazından daha yüksek oranda besin ögeleri içermektedir. Yumurta  beyazı daha çok su ve koruyucu proteinleri içerir, yine magnezyum, potasyum ve sodyum içeriği sarıdan daha fazladır.

  • Gebeliğin erken döneminde, annenin düşük kolesterol düzeyi, kötü doğum sonuçlarına özellikle erken doğuma neden olduğu belirtildi. Bu dönemde en önemli kolesterol kaynaklarından biride yumurtadır.

  • Yumurtanın çiğ tüketilmemesi gerekir, çiğ yumurtanın enfeksiyon riski taşımaktadır; ayrıca pişmiş yumurtadaki proteinlerin ince bağırsaklarda emilimi ve vücut proteinlerine dönüşümünün daha fazladır.

  • Çin’de yer fıstığı alerjisinin daha az olduğu, bunun sebebininde yer fıstığının kaynatalar yapılmasına bağlı olduğu belirtiliyor.

  • TMMOB Ziraat Mühendisleri odası 2012 verilerine göre Türkiye’de yetiştirilen taze meyvelerin %80’inde, sebzelerin ise %55inde pestisit kalıntısı bulunduğu görülmüş. Ve Türkiye bu rakamlar ile Avrupa’da birinci sırada yer aldığı belirtildi. Bu verilere göre Türkiye, tarım ürünleri ihracatında uyarı alan ülkeler arasında Çin’den sonra ikinci sırada yer aldığı gösterildi.

 

İlk 1000 günde Didem Hocamın da üzerine basa basa söylediği gibi, vajinal doğum (normal doğum) ve anne sütü dönemin 2 altın kuralı olarak öne çıktığını kongrede de sık sık görmekteydik. Umarım birlikte çok daha bilgili kongreler görmemiz dileğiyle Didem Hocam.

 

Bir önceki yazımın, konferanstan neler konuşulduğunun devamıdır:

6. Bebeklerin özellikle doğdukları ilk birkaç hafta içinde kolik yani sancı çekmelerinin sıkça görüldüğü.Yapılan araştırmalarda Kangaroo mother care (kanguru anne bakımı) tekniğinin bebeklerdeki sancıyı ve buna bağlı ağlamaları azalttığı

Kanguru anne bakımı - bebeğin teniyle annenin teninin birbirine değmesidir. Annenin bebeği kendi göğüs kısmına çıplak bir şekilde dayaması ve bebeğin sırtını örtüyle kapatmasıdır.

7. Yapılan klinik çalışmalarda alerjik rhinitis (burun yangısı) olan çocukların yüzde 15.38'inde yumurta beyazı ve yer fıstığına karşı, yüzde 23'ünde inek sütüne alerjileri oldukları saptanması

8. Gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerde fakir bölgelerde yapılan klinik araştırmalarda çocukların reklamlardan dolayı fast-food yemeklerin ev yemeklerinden daha sağlıklı olduklarına inandığı çünkü eğitim seviyesinin oldukça düşük olduğu.

9. Moringa Oleifere (malunggay) bitkisinin kilolu çocuklardaki yüksek kolesterolu kayda değer şekilde düşürdüğünün klinik çalışmalarda ortaya çıktığı. Bunun nedeninin yüksek oranda antioksidan içeren fitokimyalardan kaynaklanabileceği.

10. Obez çocukların yüzde 10.6'sında hipotiroidi görüldüğü.

11. Klinik çalışmaların, çocuklarda D vitamini düşüklüğü ve metabolik sendrom arasında bağlantı olduğunu saptaması. Yeterli D vitamini içeren gıdalar tüketerek ve güneşe çıkarak metabolik sendromun önlenebileceği. 

Metabolik Sendrom (bunlardan üçünün bir arada olmasına verilen isimdir) - karın bölgesinin yağlanması, yüksek tansiyon, yüksek kan şekeri, yüksek trigliserit ve düşük HDL (halk dilinde iyi kolesterol diye adlandırdığımız)

12. Yapılan araştırmalarda hamilelikte sigara kullanımının, bebek düşürme ve az kilolu bebek doğurma riskini belirgin şekilde yükselttiği.

13. Vücuttaki iyi bakterilerin öneminin diğer organlardan daha az olmadığı. Kalbimiz ortalama 0.370 kg, beynimiz 1.36 kg ve karaciğerimiz 1.8 kg ağırlığındayken iyi bakteriler de 1.59 kilodur. En fazla probiyotiğin anne sütünden bebeğe geçtiği.

14. Kaliforniya eyaletinde Afganistan ve Irak'tan dönen askerleri tekrardan topluma kazandırmak amacıyla (yaşadıkları travmaları azaltabilmek adına) organik tarım alanları yaratıp onların bu alanda gelişmelerini sağladıkları. Aynı zamanda çiftçilerin yaşlandığı ve yerine yeni nesilden çok daha az çiftçilik yapmak isteyen olduğundan vesileyle bu alanda tekrar gelişme sağlanmaya çalışıldığı.