kilo vermek

  • Aşağıdaki yazının orijinalini okumak ve resimleri görmek için:

    www.caferuj.com.tr/saglikli_yasam/Diyet_Gunlugu/2010/11/09/mnin_diyet_maceralari

    Selam Smile

    Dün sizlere 60 kiloda takılıp kaldığımı, bu yüzden bir beslenme uzmanıyla görüşeceğimi söylemiştim.

    Aslında bu kararımı vermemin çeşitli sebepleri var. Yıllardır diyet yapıp duruyorum kilo alıyorum, kilo veriyorum, tekrar kilo alıyorum tekrar veriyorum. Tam bir kısır döngü yani. Dolabımda her beden kıyafet var. 74 kilodan 63'e indikten sonra daha fazlası için kasmadım. Ama sonradan düşündüm, aslında bu kiloda mutlu değildim.

    Şimdi burada oldukça hassas bir nokta var. Birkaç gündür epey mail aldım sizlerden. Beni destekleyenlerin yanı sıra kilomun normal olduğunu, diyet yapmamın delilik olduğunu, hatta fazla kilolu insanlar için kötü bir örnek olduğumu yazanlar da oldu. Kimseyi üzmek, kırmak gibi bir amacım yok. Bu diyet günlüğü bir arkadaş sohbeti sırasında diyet yaparken yediklerini yazmanın motivasyonu artırdığını konuşmamız üzerine ortaya çıktı. Yazdıklarım aslında sadece diyetimi değil, günlük yaşamımın her anını kapsıyor.

    Bu ufak açıklamadan sonra bugün neler yaptığıma gelelim Smile

    Sabah uyanıp evime çok yakın olan Didem Kanca Üstay'ın 'Sayasa-Sağlıklı Yaşam Merkezine' doğru yürürken kafamdan milyonlarca düşünce geçiyordu. Çünkü daha önce de diyetisyenlere gitmiş, ancak hiçbir sonuç almamıştım. Dragos'un yeşil yollarından geçerek Sayasa'ya ulaştığımda farklı birşeyler yakalayacağımı hissetmiştim. Kapıdan içeri adım attığımda koskocaman bir bahçe ve güzel bir mandalina ağacı karşıladı beni. Nedense aklımdan burada güzel rakı balık yapılır diye geçti. Zayıflama hayalleriyle gittiğim Sayasa'da aklıma ilk gelenin rakı-balık olması rezaletti Smile Hemen bu düşünceleri kafamdan kovaladım. Daha sonra beni güler yüzüyle karşılayan Didem Hanımla koca koca kırmızı koltukların olduğu bir odada konuşmamıza başladık. Ben biraz meraklı olduğum için Didem'in hikayesini daha çok merak ettim. Çünkü üniversitedeyken onun da başı kiloları ile dertteydi ve bu dert ona mesleğinin kapılarını açmıştı. Yemenin %50si psikoloji diyen Didem Kanca Üstay'ı diğer diyetisyenlerden ayıran en önemli nokta sıcaklığı. Sizinle konuşurken hiçbir çekinceniz kalmıyor, yani gece oturup bir tencere makarna yedim deseniz bile sizi asla yargılamayacak birisi. Çünkü ne yaşadığınızı kendi deneyimleriyle anlıyor. Boş bir empati kurmuyor yani. 

    'Üniversitede 80 kiloyu gördükten sonra tartılara küstüm ve zayıflamaya karar verdim' diyen Didem'in şu an 50 kilo olduğunu ve oldukça hoş bir kadın olduğunu söylemem gerek Wink Sohbetimiz devam ettikçe kendime inancım arttı dersem abartmış olmam. Ne de olsa karşımda 30 kilo vermiş iradeli bir genç kadın duruyordu. Bu keyifli sohbet sırasında Didem bana diyette (ki kendisi bu sözcüğe inanmıyor) en önemli şeyin farkındalık duygusu olduğunu anlattı. Farkındalık duygusunu yakalayamadığınız bir yiyeceğin bizi asla doyurmayacağını öğrendim. Şimdi işin en keyifli kısmına geliyoruz. Farkındalık duygusunun öneminden bahsederken Didem bana çikolata sevip sevmediğimi sordu. Tabii ki seviyordum ve bir paket çikolatayı 1 dakikada yiyebilme yeteneğine sahiptim Kiss Ne de olsa çikolata hazzın diğer adıydı.

    İşte sevgili okur biz o hazzı tamamen yanlış algılıyormuşuz. Didem bir kaşık Nutellayı önüme koyarak: 'Şimdi bu çikolatayı gözlerini kapatıp, hissederek yemeni istiyorum' dedi ve odadan çıktı. Önümde tanıdık bir lezzet vardı. Kim bilir kaç gece televizyon karşısında Nutella kaşıklamıştım.

    Nutella'ya baktım, o bana baktı ve gözlerimi kapatıp yavaşça hissetmeye çalıştığım o çikolatadan bugüne kadar hiç almadığım bir tat aldım. İlk defa çikolatanın içindeki kakao ve yağ tatlarını bu kadar keskin hissediyordum.

    Çok keyifli geliyor değil mi?

    İkinci bir kaşık ister miydiniz? 

    Evet mi?

    Ben ikinci bir kaşığı yiyemedim Smile

    Hadi canım evde olsan kesin yerdin mi diyorsunuz? Evde denemesi bedava. Hadi siz de deneyin Laughing

    Bu eğlenceli test sonrasında Didem bana yeme isteğinin psikolojik boyutlarını anlattı. Yani o Nutellayı kaşıklamanızın sebebi patronunuza kızmanız, yalnız hissetmeniz ya da sevgilinizden ayrılmış olmanız olabilir. Farkettim ki ben de birilerine kızınca yemek yiyorum.  

    Kilomun sabitlendiğini anlattığımda ise bana 5 günlük bir tek gıda diyeti uygulamamı söyledi. Bu tarz diyetler kilonuz sabitlendiğinden vücuda 'Hadi devam ediyoruz' mesajını vermek için yapılıyrmış. Yani 5 günden fazla uygulamak yok. Ben bu tek gıda diyetine bayram tatilinde evde olunca başlamayı düşündüm. Çünkü iş yerinde bütün gün haşlanmış patates ya da sebze çorbası yemem çok zor. Metabolizmamı uyarma programım dışında protein ağırlıklı bir beslenme programı yaratmaya karar verdik.

    Bu arada Didem'in burçlara göre diyet tavsiyeleri de var. Burçlardan hiç anlamayan sadece Koç burcu olduğunu bilen benim bile ilgimi çekti anlattıkları. Ama bunları yarın anlatıcam, şimdi yemek yemem lazım.

    Ne mi yiyeceğim? Nutella olmadığı kesin Smile

    Sevgiler

    M*

  • Sevgili okurlar, bu ay sizlerle yeni dönmüş olduğum Malezya’daki uluslar arası diyetisyenler birliği konferansında geçen konuşmaları paylaşmak istiyorum.

    Yine en çok konuşulan konu dünyadaki artan obezite sayısı ve bu sorunun üstesinden nasıl gelebileceğimizdi. Son 10 senedir gittiğim tüm konferanslarda hep aynı konudan bahsediyoruz ve sorun aynı büyüklüğüyle katlanarak devam ediyor. Peki nerede yanlış yapıyoruz acaba?

    Ben bu konferansta en sonunda dayanamayıp bir konuşmacıdan sonra söz aldım. Gelen herkese şunu söyledim: Biz insanları 2 kere 2 dört eder gibi hesaplıyoruz. Oysa bu insanlar ruh, beden ve zihinden oluşuyor. Sürekli onlara bizim dediğimiz, şu kadar kalori alın, egzersiz yapın, az yiyin ama peki tüm bu söylenenler işe yarasaydı, o zaman bugün obez/kilolu sayısı yükselmek yerine azalırdı. Salonda herkes söylediklerimi onayladı.

    Artık bu konuya farklı bir bakış açısı kazandırmamız gerektiğine inanıyorum. Bir de harekete geçmemiz gerektiğine. Örneğin sürekli olarak çocuklar için televizyonda yiyecek reklamı çıkmasın diyoruz ama bunun için hiçbir şey yapmıyoruz. Oysa Norveç ve İsveç, 12 yaşına kadar olan çocuklara hitap edecek tüm reklamları televizyonlarında yasaklamışlar. Meşhur bir söz vardır: ‘Söyleneceksen harekete geç, harekete geçmeyeceksen söylenme.’

    Hong Kong’lu bir konuşmacı özellikle dünyadaki inanılmaz et/tavuk tüketimine dikkat çekti ve git gide dünyadaki karbon oranının yükseldiğini söyleyerek konuşmasını şöyle kapadı: ‘Hasta bir dünyada sağlıklı insanlar olamaz!’ Bir kilo etten dolayı dünyaya yaydığımız karbon uçakta yaptığımız bir seyahatten çok daha fazlaymış. www.earthlab.com da bu konuyla ilgili daha detaylı bilgi bulabilirsiniz.

    Esasında anlatacak çok konu var ama bunlardan en önemlilerinden bir tanesi de şöyle: 70 yaş ve üzeri insanlara diyet yaptırtarak kilo verdirtmeyiniz, çünkü kilo veren her 10 kişiden 9’u birkaç sene içinde hayatlarını kaybediyorlar. Neden olarak ta kilo kaybından dolayı ortaya çıkan kas kaybı ve bağışıklık sisteminin çökmesi gösteriliyor.

  • Hiçbir zaman zayıf olmadım. Yaşım ilerledikçe kilom da paralel olarak artıyordu. Bu konuda herkes gibi ben de mutlu değildim. Her tartıya çıktığımda diğer zayıflamak isteyenler gibi ertesi gün diyete başlamaya karar veriyordum. Sadece teoride kalıyordu. Yaşım 50 olduğunda kilom 102 oldu. Ailem artık buna bir dur demem gerektiğini söylediğinde yapacağımı diyete başlayacağımı söylüyor ama bu süreci bir türlü başlatamıyordum. Bir gün görümcem telefon etti. "Salı akşamı saat 19:00'da Didem Hanım'a randevu aldım." dedi. Görüşme günümün ertesi günü Ramazan ayı başlıyordu. Ben yanlış bir zamanlama olduğu konusunda ısrar ettim. Ama tabii ki beni dinlemedi. SAYASA'ya gitme nedenim görümcemi mahçup etmemek, onu kırmamaktı. SAYASA'nın kapısından içeri girdiğimde kendimi bir kliniğe gelmiş gibi değil de bir arkadaşımı ziyarete gelmiş gibi hissettim. Ortam çok samimi ve sıcacıktı. Görüşme saati Didem hanım beni kapıda karşıladı. Öyle samimi öyle zarif öyle sıcak bir karşılama idi ki sanki ilk defa değil de yıllardır tanışıyormuşuz gibi hissettim. Oturduk, karşılıklı iki arkadaş tadında sohbet etmeye başladık. Ben ne zaman diyet konusuna geleceğiz liste nasıl olacak diye bekliyorum. Zaman geçti ama ne liste ne yasak. Sadece kendime ait beslenme alışkanlıklarımı bir de farkındalık nedir biliyor musunuz diye sordu. Bilmediğimi söylediğimde küçük bir uygulama bir test yaptı. Ve 2 saate yakın sohbetimizin içinde diyet kelimesinin hiç geçmediğini fark ettim. Görüşmemiz bittiğinde yasaksız, listesiz bir süreci başlattı. Sadece ne yersek yiyelim farkında olarak tadına vararak. Ben 2 yıl sürecinde Didem Hanım'ın bana önerdiği farkındalık ilkesini esas alarak 30 kilo verdim. Bu sürede kendimi hiç diyet yapıyor gibi hissetmedim. Herşeyi yiyebiliyordum ama farkında olarak. SAYASA ve Didem hanım bana 20 yılımı geri verdi. İyi ki de hayatımda varsınız Didem Üstay. 

  • Yaz mevsimi yaklaşırken dikkatler bir kez daha fazla kilolara çevrildi. Acaba fazla kilolardan sağlıklı bir şekilde nasıl kurtulabiliriz? “Kibrit kutusu kadar peynir” dönemi bitti, peki sağlıklı beslenmede son akımlar neler? İkinci beyin olarak kabul edilen bağırsaklar, yediklerimize bağlı olarak duygu durumunu nasıl etkiliyor? Cnntürk'te  Deniz Bayramoğlu sordu, Obezite Cerrahi Prof. Dr. Mehmet Ali Yerdel, Aile Hekimliği Uzmanı Dr. Aydın Uğur, Önleyici Tıp Uzmanı Dr. Ayşegül Çoruhlu, Uzman Diyetisyen Didem Kanca Üstay, Psikolog Serap Duygulu yanıtladı.

  • Didem ablayla yollarımız çok ilginç bir şekilde kesişti. Ona çok rahat bir şekilde abla diyebiliyorum çünkü gerçekten ablam gibi oldu. Benim için bir diyetisyenden çok daha fazla şey ifade ediyor. Beni en çok etkileyen şeyi Didem ablanın hayat hikayesi olmuştu, herşeyiyle yaşadıklarıma çok benziyordu. Hem hayatta ne yapmak istediğini bilemeyişi, bunu arama çabası, hem de yaşadığı kilo problemleri. Ben de onun gibiydim, okuduğu bölümün aslında yapmak istemediği bir meslek olduğunu anlayan bir yandan da kilolarıyla uğraşan biriydim. Bu kadar çok ortak nokta varken bu  insanla tanışmalıyım dedim ve bir gün SAYASA'yı arayarak randevu almaya karar verip Ankara'dan İstanbul'a gittim. Benim hikayem aslında Didem ablayla tanışmadan önce başlamıştı, blumia nevroza öyküsü olan, herşeyi dış güzellik olarak gören genç kızların başına gelen tipik öyküm vardı. Önce kendime bile blumia olduğumu itiraf edemediğim dönemler, annemin kusma nöbetlerimi görerek blumia olduğumu anlaması ve bir uzmandan yardım almam gerektiğine karar verişimiz. Önce bir yıl kadar Ankara'da tedavi gördüm çünkü tüm sistemlerim çökmek üzereydi, vücudumun toparlandığını hissediyordum ama asıl sorun ruhum, aklım hala kusmak istiyordu çünkü yediğim herşey çokmuş, herşey çok tehlikeliymiş gibi geliyordu gözüme. 

    Didem abla belki benim ilk tedavi sürecimde yoktu ama benim hastalığımı sonlandıran muhteşem insandır. Görüşmemizin ilk dakikalarında önüme bir nutella kutusu ve bir kaşık koydu, benden gözlerimş kapatarak çikolatanın tadını hissederek yememi istedi ve ben o kaşığı bitiremedim. O gün anladım önemli olan yediğim şeyi hissederek yemekti, o gün bitiremediğim bir kaşık nutella belki karnımı doyurmadı, belki gözlerim açık yeseydim o kavanozu bile bitirebilirdim ama ruhum o tada doymuştu ve daha fazlasını istemedi.

    Didem abla farklıydı çünkü asla bana kaşık, kibrit kutusu vs sınırlaması getirmedi. Tek ve en önemli kural DOYMAKTI, önce ruhumu dinleyip ne istediğini bilmek ve doydum sinyaline kulak vermekti. Eee tabii bir de yerken yemeği hissederek zevk alarak yemeyi unutmamaktı. Şimdi hem ruhum hem vücudum tamamen blumiadan arındı. Ve ben bu arınmanın yanında bir de Didem Abla gibi harika bir insanı kazandım. Kilolarımla nasıl başedeceğimi öğretn, hayatta hangi mesleği yapmak istediğimi bulmama yardım eden, başım her sıkıştığında bana yol gösteren ve bunu bıkmadan usanmadan yapan canım ablam Didem Ablaya sonsuz teşekkürler. Biliyorum ki sen olmasan bu kadar kısa sürede başaramazdım.

  • Hani derler ya, 'Elime doğdu' diye, benim yeğenim Sunaz da aynen öyle elime doğdu. Ablam Nesrin Amerika'da normal doğum yaparken ve acılar içinde Sunaz'ı dünyaya getirmeye çalışırken, ben işte o anda odadaydım. Sonra da onlar İstanbul'a temelli dönene kadar sık sık onları ziyarete gittim. Nesrin bazen bütün gün Sunaz'ı bana bırakırdı. Ben de sabahtan akşama kadar onunla vakit geçirirdim. Bundan dolayı Sunaz'cığa çok yakınımdır. Sunaz ilk doğduğunda ismi Su'ydu. Sonradan Naz'ı eklendi. Ben de doğar doğmaz onu Su'cuğum diye sevmeye başladım. Derken adı 'Sucuk' olarak kaldı.Ayaklarından dolayı da babaannesi onu 'börek ayaklım' diye severdi. Yani anlayacağınız üzere daha doğduğu andan itibaren biz Sunaz'ı yemekle bütünleştirdik.

    Sunaz şimdi 5.5 yaşında. İki hafta önce annem ve babam Bodrum'a gitmeden Nesrin'e, Sunaz'ı onlarla yollaması için yalvardılar. Ama Nesrin izin vermedi. Neden mi? Bizim Sunaz çok iştahlı bir çocuk, iştahlı doğdu ve iştahlı da yaşamına devam ediyor. Daha anne sütü emerken bile tombiş birşeydi. Geçen yaz annemlerle gittiği tatilden kilo alıp döndi. Bu kış ta Ankara'da babaannesine dört günlüğüne gittiğinde iki kilo alıp geldi. Çocukluğunda hep kilolarıyla savaş veren Nesrin'in en büyük kabuslarından birisi kendi çocuğunun da onunla bir gün aynı kaderi yaşamasıdır. Bundan dolayı Nesrin, Sunaz konusunda hep dikkat ediyor. Sunaz, az ve sağlıklı yesin diye, yuvasındaki menüyü okulun müdürüyle görüşerek bana değiştirtti. Anneanne ziyaretlerine ve doğumgünülerine sıkı yönetim geldi. Bir ara her gün Sunaz ve kilosundan bahseder olduk.

    Annemlerin Bodrum'a gittiği hafta eşim Murat ta Ağrı dağında zirve yapmaya gitti. İşten ayrılamayan Nesrin'le telefonda konuşurken 'Eğer Sunaz Bodrum'a seninle gider ve dönerse o zaman izin veririm. Sana yemek konusunda güveniyorum Didem. Annemler Sunaz'a kıyamıyorlar.' dedi. Ben de altı günlük yeğenimle bir seyahat için 'Olur, tabii ki de' dedim. Sunaz ve benim için bilet alındı ve annemlere sürpriz yapmak üzere yola çıktık. Sabah 8:00'deki uçağımıza Nesrin bizi bıraktı. Daha uçağa binmeden Sunazcık: 'Teyzeciğim, Bodrum'a varınca dondurma yeriz değil mi?' diye sordu. Ben de 'Bakarız Sunaz'cığım, daha şimdiden bunu konuşmaya gerek yok.' dedim. Uçağa bindik ve aynı soruyu hiç abartmıyorum belki 5-6 defa daha sordu. Bunun üzerine yanımızda oturan bayan Sunaz'ın aç olduğunu düşünerek ona çantasından çıkarıp bir sandviç vermek istedi. Sunaz aç olmadığından sandviçi istemedi. Ben de teşekkür ettim.

    Uçaktan indik, arabaya bindik ve yine aynı soru: 'Teyze, annem dedi ki bir tane çubuklu dondurma hakkım varmış, onu ben bugün yiyeceğim, tamam mı?' Bazen Nesrin beni gün ortasında arayıp ağlamaklı bir sesle: 'Didem, bu çocuk hep yemek düşünüyor, ben ne yapacağım?' dediğinde abarttığını düşünüyordum. Ama haklıymış. Sunaz yemekle ilgili soru sordukça ben de geçiştirmeye çalıştım. Sonra arabada uyuyakaldı.

    Annemlerin kaldığı yere varınca plajda yanlarına gidip sürpriz yaptık. Bizimkiler çok sevindi. Ben yukarı odaya eşyaları bırakıp gelmeye Sunaz anneannesine dondurmasını aldırtmıştı bileSmile Annem de hemen suçlanarak Embarassed: 'Annesi bu hafta için bir çubuklu dondurmaya izin vermiş, onu da şimdi aldık teyzesi.' dedi.

    Üç öğün açık büfe olan bir yerde tabii ki sürekli çocuğa 'Hayır' demek o kadar zor ki. Sabah kahvaltıya iniyoruz, Sunaz simit ve nutella yemek istiyor. 'Sunaz'cığım, daha sağlıklı birşeyler yesek' dediğimde, 'Olur teyze ama öğlen makarna yerim değil mi?' diye soruyor. 'Öğleni, öğlen gelince düşünürüz Sunaz'cığım' diyorum. Öğlen biraz makarna alıyor. Makarnası bitince, yüzüme masum bir şekilde bakıp 'Teyzeciğim, azıcık daha makarna alsam olur mu?' diye soruyor. Ayy Allahım içim gidiyor. Ne zor birşeymiş bu. Hani derler ya 'Bekara karı boşamak kolay' diye. Aynen o hesap, ben de kilolu çocukları olan ailelere: 'O zaman almayacaksınız, vermeyeceksiniz, yapmayacaksınız çocuğunuzun iyiliğini düşünüyorsanız' diyordum. Ama akıl ve kalp aynı işlemiyormuş, bunu öğrendim. Allahtan Sunaz çok söz dinleyen bir çocuk ve hiçbir şekilde tutturan bir çocuk değildi de işimi daha da zorlaştırmadı. Yumuşak bir şekilde 'Hayır'larımı dile getirdim. Sunaz'cığın aklını başka yönlere çekmeye çalıştım.

    Bir gün Nesrin'le telefonda konuşurken 'Bak kızına fazla yedirmiyorum. Hatta kilo bile verdi sanırım.' dediğimde, 'Ayy Didem, iyi sen kıyabiliyorsun, bazen ben kıyamıyorum ona.' dedi. Ahh o kadar zordu ki oysa, ama Nesrin'e söz verdiğim ve bana güvenerek gönderdiğini bildiğim için çok dikkat ettim. Ayriyetten hakikaten Sunaz'ın plajda karnı, bacakları daha 3-4 yaşından selülit kaplamış çocuklara benzemesini istemiyorum. Hatta dört yaşında bir çocuk vardı ki, durumu içler acısıydı. Resmini çaktırmadan çekmek istedim ama beceremedim. Yoksa yüzünü göstermeden o resmi buraya koymak istedim.

    Bir gece saat 23:00 civarında Sunaz çocuklarla çimde oynarken, her bireyini obez olarak nitelendireceğim derecede kilolu bir aile, çocuklarının yanına bir paket en büyük boy panço cips koydu. Sunazcık ta yazık, hem elini paketin içine sokup bir tane alıyor, hem de yan gözle ona bakıyor muyum acaba diye bana bakıyordu. Ayy, kıyamam ben ona. Ama kıymakCry zorunda kaldım. Gece olmuş 11 ve o yağlı sağlıksız cipsler. Arkadaşlarının yanında kesinlikle bir şey diyip Sunaz'ı utandırmayacağımdan ve onda kötü bir his bırakmak istemediğimden, beş dakika sonra yanıma çağırdım. 'Sunaz'cığım, anneannen ve benim çok uykumuz geldi, artık yatsak diyoruz.' dedim ve de odaya gittik. Akşam yatmadan önce Sunaz yine 'Teyze, yarın dondurma yesem olur mu'' diye sordu. Ben de bu kez 'peki olur, belki ben de yerim seninle Sunaz'cığım.' dedim. Sabah daha gözünü açar açmaz Sunaz'ın sorduğu ilk soru şu oldu: 'Teyze, sen bugün neli dondurma alacaksın?'!!!Cry O gün ben dondurma yemedim.

    Doğduğu günden beri yiyecek isimleriyle çağırılan Sunaz'ın bu tatildeki ismi de zeytindi. Güzel zeytin gibi gözlerinden dolayı çocuklar onu 'ZEYTİN'diye çağırıyorlardı.

    Hepimiz Sunaz'ın canı çekmesin diye hem az yedik, hem de normalde tailde yiyeceğimizden daha da sağlıklı yedik. Bu bir grup işidir. Hem siz çocuğun yanında sağlıksız şeyler tüketin, fazla yiyin, hem de çocuğunuzun az ve sağlıklı yemesini isteyin. Denklem böyle işlemiyor. Eğer çocuklarınız sağlıklı yesin istiyorsanız, ilk adımı sizler aile olarak atmak zorundasınız. Çocuklarınızın sizin aynalarınız olduğunu hiç aklınızdan çıkarmayın. Aynı zamanda Sunaz hareket etsin diye, bir ben bir annem sürekli onunla denize girdik durduk.

    Sunaz'a hiçbir şekilde kilosuyla ilgili en ufacık bir yorumda bulunmadım. Bazı şeyleri yemek istediğinde sadece onların çok sağlıksız olduğunu belirttim. Bizler bu yaşta 'Kilo alacaksın yeme' dendiğinde tepki verip daha çok yemek istiyoruz da çocuklar mı tepki vermeyecek. Bundan dolayı kilolu çocuklarınız varsa sizden ricam yanında kilolarından bahsetmemek ve 'kilo alırsın, yeme evladım' şeklinde söylemek yerine sağlıklarına zararlı olduğunu belirtmenizdir.

    Dikkatimi çeken en üzücü konu ise kilolu çocukları olan ailelerin bu konuda ne kadar duyarsız davrandıklarıydı. Gözlerime inanamadım dersem yalan olmaz. Hem kendileri çok yiyorlar, hem de çocuklarının tepelemesine tabaklarını doldurmalarına izin veriyorlardı. Görüntüden vazgeçtim ama bu çocuklar bir topun peşinde dahi koşturamıyorlar, nefes nefese kalıyorlardı. Allahım, büyük konuşmak istemiyorum ama bence anne-babalar, özellikle okul çağına gelmemiş çocukların kilolarından sorumludurlar. Eğer çocuğunuz iştahlıysa o zaman siz de Nesrin gibi çocuğunuzu spora yazdıracaksınız, yemekli ortamlardan uzak tutacaksınız ve evde abur cubur bulundurmayacaksınız. Kısacası çok dikkat edeceksiniz. Çocuğunuzun karşısında sağlıklı yiyeceksiniz. Ha diyebilirsiniz ki, kendini düşünmeyen insan çocuğunu nasıl düşünsün. O zaman da 'Niye çocuk yapıyorum?' ya da 'Niye çocuk yaptım?' sorusunu kendinize tekrar hatırlatmanızı isterim.

    Tatilimizin bir gününde, babaannesinde kalan 14 yaşındaki diğer yeğenim Yaren (Yaroşcuk) geldi. Akşam dışarıya yemeğe çıktık. Esasında yediklerine çok dikkat eden ve zayıf olan Yaroş, o gün Mc Donald's'ta yemek istedi. Ama o da Sunaz'ın durumunu bildiğinden ona kötü örnek olmak istemedi. Bizimle beraber ızgara köfte yedi. Hatta gün içinde aldığı dondurmasını da Sunaz'dan gizli yedi. Onunla sohbet ederken, çocukken tatlıya çok düşkün olan Yaroş, 'Teyze, iyi ki bana dikkat etmişsiniz ve o zamanlar çok yememişim, teşekkür ederim.' dedi. Yaroş'la da beş sene önce yelken okuluna gidip bir hafta beraber kalmıştık. Yeğenlerim diye söylemiyorum ama hangisiyle tatile gittiysem ve başbaşa kaldıysam beni hiç üzmediler ve her zaman sözümü dinlediler. Umarım ileride kendi çocuklarım da onlar gibi olurlar ve teyzelerini üzmezler.Smile

    Annem ve babam benden çekindiklerinden Sunaz'cığa bir şey alıp veremediler. Ama benden sonra kalması için o kadar ısrar ettiler ki, ben de Nesrin'e 'Ya, babam 75 yaşına geldi, annem de 62. Belki birkaç sene daha Sunaz, anneanne ve dedeliği yaşayacak, tadını çıkartsın.' dedim. O da 'Haklısın.' dedi. Sunaz benden sonra 10 gün daha kaldı. Sunaz'ın ben döndükten sonra ertesi günkü kahvaltısı ne mi olmuş? Dedesiyle gittiği kahvaltıda 'simit ve nutella' almış. Babamla o gün telefonda konuştuğumda: 'Çocuktur, hep hayır demek olmaz kızım.'diyerek kendini savunmaya geçti. Anneanne ve dedeler torunlara kıyamıyorlar. Ahhh, anne'ciğim ve baba'cığım, sizler zamanında bizlere çok kolay 'hayır' diyebiliyordunuz. Şimdi ne oldu sizlere böyle???Sealed

    Dönüşte Nesrin'e Sunaz'ın resimlerini gösterdim. 'Ben kızına iyi baktım ve böyle bıraktım. Gerisini bilmem.' dedim. Görevimi hakkıyla yerine getirmiş olmanın verdiği huzurla içim çok rahat ve eminim ki seneye yaz Nesrin, Sunaz'ı benimle tatile gönderecektir. Ama Sunazcık benimle gelmek ister mi orasını bilemem!!!

  • Okinawa Programı – Genç Kalma Diyeti
    İddia edilen: Daha çok sebze ağırlıklı az yağlı, düşük kalorili ve yüksek lifli diyet programı. Egzersiz, aile ilişkileri ve spiritüel duyarlılık kilo vermede çok etkili. Bu diyeti takip eden kişi 100 yaşından fazla yaşar.

    Takip edebilme olasılığı: Diyet programının yüzde ellisi kompleks karbonhidrattan oluşuyor. Yüksek glisemik endeksi olan yiyeceklerden uzak kalmak şart. Yaşam tarzında çok büyük değişiklik isteyen bu diyeti zamanla takip etmek çok zor. Aynı zamanda kalsiyum çok düşük.

    Doğru Yiyin, Daha Uzun Yaşayın – Genç Kalma Diyeti
    İddia edilen: Vejeteryan düşük yağlı diyet hücreleri hastalıktan korur, kanı temizler, bağışıklık sistemini kuvvetlendirir ve hormonlardaki dengeyi sağlar. Vejeteryan diyeti kilonuzu korumada en etkili yöntemdir. Bu metodla bir daha ömür boyu başka diyet programları uygulamay ihtiyaş duymayacaksınız.

    Takip edebilme olasılığı: Vejeteryan bir hayat stili takip etmeyen insanlar için böyle bir diyeti uygulamak çok zor olabilir. Hiçbir şekilde et  ve süt ürünleri progrmada yer almıyor. İnsanların yemekleri hazırlaması daha uzun zaman alabilir. Diyette B ve D  vitamini yer almıyor.

    Yiyin, İçin ve Sağlıklı Kalın – Az Yağlı, Düşük Kalorili Diyet
    İddia edilen: Daha çok sebze ağırlıklı beslenmek ve süt ürünlerini en aza indirmek kilo vermekte çok etkili. Kalsiyumu süt ürünleri dışındaki gıdalardan veya takviyelerden sağlamak daha sağlıklı. Bu diyet, kalp, kanser, şeker hastalığı ve felç riskini düşürür.

    Takip edebilme olasılığı: Bu diyette hiçbirşeyden mahrum kalmıyorsunuz. Bu dşyetteki ana fikir “doğru” gıdalardan daha çok tüketmek. Kahveye izin var, ama şekere yok. Portakal suyu, ananas içilip yenilebilir, ama arada bir yenilecek olan dondurmaya izin yok. Eğer süt ürünlerine düşkünlüğünüz varsa takip etmesi çok zor.

    Curves – Düşük Karbonhidratlı Diyet
    İddia edilen: 2 değişik plan var. 1. plan karbonhidrat duyarlı, 2. plansa kalori duyarlı. İkisi da yüksek proteinli ve karbonhidratı limitliyor. İki planın da ilk iki haftasında günde sadece 20 gram karbonhidrat tüketme hakkı var. İkinci kısmında bazı meyveler, sebzeler ve tahıllı gıdalar diyette yerlerini alabiliyorlar. Öğünlerde Curves protein karışımı içecekler ve besin takviyeleri alınması şart. 3. kısımda günlük 2500-3000 kalori arası yiyecek tüketiliyor.

    Takip edebilme olasılığı: Uzun vade de uygulanabilirliliği mümkün değil. Öğünlerde günlük gerekli olan vitamin ve mineraller sağlanmıyor. Hiçbir bilimsel çalışma yok. 

     

  • SAYASA'nın da Didem'in de enerjisi bambaşka. Bugüne kadar bir sürü diyetisyene gitmiş olan biri olarak ilk belirtmem gereken şey oraya hiç strese girmeden, bir terapiye gidiyor gibi büyük bir heves ile gidiyorsunuz. Diyelim ki o hafta kilo veremediniz hiç sorun değil bunun nedenlerini birlikte konuşarak ortaya çıkarırken SAYASA'dan yine neşe ile çıkıyorsunuz. Bir sonraki hafta inanın vermiş oluyorsunuz, SAYASA'da Didem ile kilo verme kafanızda bir savaş olmaktan çıkıyor, yeme alışkanlıklarınızı dengelemeyi öğrenirken adeta bu dengelemenin bütün ruhunuza ve hayatınıza yansıdığını görüyorsunuz ve güzel şeyler birbirini takip ediyor. İyi ki varsin Didem, teşekkürler.

    Merve Öngören

  • Şef Adele'den muhteşem sağlıklı bir salata tarifi - Şef Adele Yedid MS, RD

     

    İçindekiler:

    2 su bardağı yuvarlak doğranmış salatalık 

    2 çorba kaşığı yosun (5 dakika suda bekletilmiş)

    3 yeşil soğan - ince yuvarlak doğranmış

    1/4 su bardağı esmer pirinç sirkesi

    2 çorba kaşığı tamari soya sosu

    1 tatlı kaşığı agave veya bal

    1 çorba kaşığı susam yağı

    2 çorba kaşığı susam 

    Azıcık üzerine isterseniz kırmızı pul biber serpebilirsiniz eğer acı seviyorsanız

     

    Yapılışı:

    1. Büyük bir kapta yosun, salatalık, yeşil soğan ve susamı karıştırın

    2. Diğer malzemeleri de karıştırın ve salatanın üzerine dökün. Afiyet olsunkiss

    smile Kalsiyum smile A vitamini smile Demir smile Protein smile Magnezyum

  • Didem Kanca Üstay ve SAYASA sadece kilo kontrolü ve sağlıklı yaşam için değil, hayata bakış açınızı değiştirmek için tanışmanız gereken kişi ve gitmeniz gereken mekan. Benim için mutluluğun ve huzurun adresi.

    Ebru Atılgan

     

  • Bazen sadece masum bir kahve içtiğimizi düşünerek 300 kalori aldığımızın farkına varmayabiliriz. Bu videoda masum zannettiğimiz bazı içeceklerin hiç te masum olmadıklarını gelin birlikte keşfedelim.

    https://www.youtube.com/watch?v=mwvHhfxZuOw

  • Bir beslenme uzmanı olarak en fazla karşılaştığım sorulardan birisi 'Spor Şart mı? Yapmasam olmaz mı? Sporsuz kilo versem ne olur?' Fakat bu sorulardan en güzeli de 'Ne kadar süre yapmam gerekiyor? 3 ay yeterli mi yoksa daha mı fazla?'Laughing

    Ben de seneler önce bundan 30 kilo daha fazlayken spora hep bu gözle bakardım. Öğrencilik yıllarımda oturduğum ve okulum civarlarında yazılmadığım spor salonu sanırım kalmamıştır. Birine üye olurdum, neymiş efendim yüzme havuzu varmış ve aquagym (havuzda jimnastik) dersi veriliyormuş. Bir ay düzenli giderdim sonra bir bırakırdım, tam bırakırdım. O gittiğim bir ayda da suyunu çıkartır, neredeyse her gün giderdim. Sonra başka bir spor salonunda inanılmaz spinning (kondisyon bisikletiyle grup dersi) dersleri varmış. Gidenlerden bir kaç tanesi ilk hafta hemen 3 kilo vermişler, hem de, hem de....yediklerine hiç dikkat etmeden. Haydaaaaa kilo verme telaşesi var ya içimde, bu sefer de gider o salona yazılıverirdim. Bu hevesim de maksimum bir ay sürdükten sonra başka arayışlar içine girerdim.

    Seneler bana şunu öğretti: 'Spora bırakılmak üzere başlanılmamalı, hakikaten bir hayat tarzı haline getirilmeli.' İnsan hiç dişlerini fırçalamaya başladığında bir beyazlasınlar bir daha fırçalamayacağım der mi? Ya da bir müddet beni idare etsin sonra yine fırçalamaya başlarım? Umarım dişlerinizi düzenli fırçalayanlardansınızdır.

    İnsanlar çoğu zaman spor yapanlara dıştan baktıklarında: 'Ne güzel! Fit, sağlıklı, sıkı ve kaslı bir vücuda sahip' derler. Ama bir de sporun vücudumuzun içinde yarattığı öyle faydalar vardır ki, bunlar hakikaten saymakla bitmez. Spor esnasında vücut endorfin adlı hormonu (halk dilinde mutluluk hormonu) ürettiğinden insan kendini ruhen de çok daha iyi hisseder. Stres ve depresyona iyi gelir. Genelde psikiyatristler reçetelerinde anti-depresan ile birlikte sporu da yazarlar. Eğer çok klinik bir vaka değilse sadece spor yapmayı önerirler. Yani siz düşünün artık sporun sizin ruhunuza ne kadar iyi gelebileceğini. Fiziksel olarak ta: Kemik erimesi, kolon kanseri, kalp rahatsızlıkları, yüksek tansiyon, ve şeker hastalığı gibi rahatsızlıkların oluşma riskini de oldukça düşürür.

    10 sene önce kilo vermek amacıyla başlamış olduğum pilates bende bağımlılık yarattı. İlk olarak vücudumdaki değişikliği ve kifozuma (halk dilinde kamburluk) ne kadar iyi geldiğini gördüm. Ardından ruhumun buna ne kadar ihtiyacı olduğunu anladım. Şimdi ise daha da fit olmak istiyorum. 2 senedir evliyim, ve evlendikten sonra eşimin oturduğu 80 senelik tarihi bir binaya taşındım. Her gün en az bir kere 3 kat dik merdiveleri çıkmak zorundayım. İki senenin sonunda bu merdivenlere alıştığımı düşünebilirsiniz. Ama hayır, ben hala nefes nefese kalıyorum. Geçenlerde bu durum beni daha da rahatsız etmeye başlayınca hemen telefonu alıp Hakan Demiray'ı aradım. Geçen sene birlikte sunduğumuz NTV programından beri sürekli bana 'Didem, senin pilatesin dışında biraz da kardiyo ve fitness yapman gerekiyor' diyip duran Hakan'ı en sonunda aradım ve şöyle dedim: 'Hakan, artık hazırım. Ben bir şeye bırakmak için başlamam. Şimdi başlıyorum, artık kaç sene birlikte çalışırız Allah Kerim' O da 'Tamam, ne zaman başlıyoruz?' diye sordu. '21 Temmuz 2010'

    Heyecanla 21 Temmuz'u bekliyorum... Tabii ki pilatese de devam!!!

  • Genelde iki tip tarçın kullanılmaktadır: 

    1. Ceylon tarçını - Sri Lanka'dan gelmektedir. Daha kırılgan ve açık kahverengidir. Aynı zamanda tatlıdır.

    2. Cassia tarçını - aynı zamanda Çin tarçını olarak bilinmektedir. Daha kalın, sert ve rengi koyudur. Çok daha kuvvetli ve acımsı bir tadı vardır.

    Batı kültüründe tarçın daha çok tatlılarda ve meyveli yemeklerde kullanılır. Ama etnik yemeklerde de kullanıldığı görülmüştür. Doğuda ise  mesela Hint yemeklerinde acılı baharatlara eklenir. Biz de kışın boza ve sahlep gibi içeceklere de eklenir. 

    1 tatlı kaşığı TARÇINda:

    • 6 kalori
    • 1.4 gram lif
    • Manganez ve kalsiyum 
    • Antibakteriyal özellikler vardır.

    Cassia tarçını eğer yüksek miktarlarda tüketilirse içindeki coumarin maddesi yüzünden karaciğere zarar verebilir. Herşeyde olduğu gibi tarçında da miktar konusunda abartmamak gerekir. İyi korunduğu zaman tarçın 2-3 sene dayanıklılığını koruyabilir.

    Tarçınla ilgili özellikle kan şekerini dengelediğine dair birçok araştırma yapılmaktadır. Fakat bu klinik çalışmaların kimisi kan şekerini dengelediğini savunurken kimisi de işe yaramadığını göstermektedir. Bununla ilgili çalışmalar halen devam etmektedir. Kan şekerini dengelesin dengelemesin yine de tarçın faydalı bir baharattır ve eğer seviyorsanız makul miktarlarda yemeklerinizde ve içeceklerinizde kullanmanızı tavsiye ederim. 

  • Bu yazım "YARIN DİYETE BAŞLIYORUM" adlı kitabımdan alıntıdır.

    Ailelerin yaptığı en büyük hatalardan biri de; lise ve üniversite giriş sınavları senelerinde çocuklarını spordan tamamen çekmeleri. "Bu sene sınav seneleri, spora ara versinler. Ders çalışsınlar, vakit kaybetmesinler. Sonra tekrar spora başlarlar," gibi bir mantığı kesinlikle algılayamıyorum. Spor bir yaşam tarzıdır, sağlıklı yaşam biçimidir, bir başlayıp bir bırakılacak, yalnızca eğlence veya vakit geçirmek için yapılan bir hobi değildir. Spor her yaşta yapılmalıdır. Vücudun her yaşta spora ve harekete ihtiyacı vardır. 

    Çocuklarınız boş zamanlarında dizi izleyeceklerine, arkadaşlarıyla kafeye gidip fast-food yiyeceklerine, bilgisayar başında oturacaklarına bırakın spor yapsınlar. Spora ayıracağı haftada iki saatlik zamanı mı onlara çok görüyorsunuz? Anlayamıyorum! Tam tersine, spor yapmak çocuğun okula ve derslere karşı motivasyonunu artırır, daha mutlu bir çocuk olmasını sağlar. Çocuğun hayatına disiplin getirir. Zaten hep masa başında test çözmekten çocukların kamburları çıkıyor, bari haftada en az iki saat kasları çalışsın.

    Spor yapan bir vücut endorfin ve serotonin hormonu salgılar. Bu hormonlar sayesinde kişi kendisini çok daha mutlu ve zinde hisseder. Dikkat edin, genelde spordan sonra kişiler kendilerini çok rahatlamış ve mutlu hissederler. Bu yüzden, sınav stresi içindeki bir çocuğa yapabileceğiniz en büyük iyilik onu haftada en az iki saat spora yönlendirmekken, siz onu bundan mahrum ediyorsunuz. Oysa spor yaptığında kendisini iyi hissedeceğinden derslerine de daha iyi çalışabilecektir. Bırakın çocuklarınız sporla deşarj olsun, internetle ya da ellerinde oynadıkları telefonlarıyla değil! Nelere zaman harcanmıyor, haftada 168 saat içinden çalınabilecek iki saati mi çok görüyorsunuz?

    Hatta bazen sırf sınav senelerinde de değil; eğer çocuklarının ders notları iyi değilse, veliler yine çocuklarını spordan veya sanatsal faaliyetlerden geri çekiyorlar. "Notların düzelirse tekrar başlayabilirsin," diyorlar. Zaten belli ki bu çocuk akademik hayatta yapamıyor, neden onun spor veya sanat hayatında başarılı olmasını sağlamıyorsunuz? Siz onu spordan alıkoyarak kendine olan güveninin iyice sarsılmasına neden oluyorsunuz. Şu ana kadar spordan alınıp derslerinin düzeldiğini duyduğum hiçbir çocuk olmadı. Tam tersine desleri kötü olduğundan, hiçbir spor ya da sanatsal faaliyette bulunmasına izin verilmeyen çocukların, özgüven konusunda çok büyük eksiklik yaşadığını gözlemledim. Bu sefer hayatta hiçbir şeyi iyi yapamazlarmış hissine kapılıyorlar. Neden? Sadece ailelerin egoları ve istekleri yüzünden...

    Sınavlara hazırlık sırasında beslenmeyle ilgili de çok büyük yanlışlar yapılıyor. "Çocuklar ders çalışıyor, beyinlerinin şekere ihtiyacı var" diye anneler sürekli çocukların önüne kek, çikolata gibi tatlılar koyuyorlar. Oysa yüksek oranda tüketilen şeker, vücutta çok daha fazla yorgunluk yaratıyor. Kan şekeri bir anlık tavan yaptıktan sonra normalin de altına düşüyor. Böylece, hem yorgunluk yapıyor hem de tekrar tatlı ihtiyacı doğuruyor. Bu durumda çocuk bir kısır döngünün içine giriyor; sürekli tatlı ve karbonhidrat tüketmek istiyor. Zaten hareket etmek istemeyen çocuk, bilinçsiz beslenmenin de etkisiyle kilo almaya başlıyor. Aileler de bu sefer şöyle diyorlar, "Olsun, onların en önemli seneleri, kilo alsınlar sonra verirler." Ama öyle olmuyor, vücutta bir kere açılan yağ hücreleri bir daha hiç kapanmamak üzere orada kalıyor. Bu yüzden de çocukluğundan itibaren kilolu olan kişilerin kilo savaşı, belli bir yaştan sonra kilo alanlara göre daha zorlu oluyor. 

    Daha sonra da bu çocuklar, mezuniyet törenleri yaklaştığında kıyafet stresine giriyorlar. Sınav stresinin üzerine bir de kilo verme stresi ekleniyor. Oysa denklem çok basit; çocuklarınıza üç öğün sağlıklı yemek vereceksiniz ve haftada en az iki saat spor yapmasını sağlayacaksınız. Gün içinde bir meyve ve meyvenin şekerini dengelemek için de yanında biraz badem, ceviz, fındık gibi kuru yemişler ya da doğal yoğurt veya süt sunacaksınız. Dönüp dolaşıp aynı noktaya geliyoruz; çocukların beslenme alışkanlıklarının şekillenmesinde aileler çok daha bilinçli hareket etmelidirler.

    Örnek olarak çocuğunuzun damak tadına ve doyma hissine göre sabah kahvaltısında yumurta, peynir çeşitleri, müsli, çavdarlı ekmek, süt, meyve, yulaf ezmesi, zeytin, doğal reçel ve bal (tabii ölçüler abartılmadan), yeşillik (domates, salatalık, maydanoz - sezonuna göre), yoğurt olabilir.

    Öğlen yemeği okuldaysa okula göre ayarlanır, yoksa yanında sağlıklı bir sandviç götürebilir. Öğünlerde muhakkak su içilmesini öneriyorum. Meyve suları, ya da gazlı, şekerli diğer içeceklere hiç gerek yoktur. Akşam protein ağırlıklı olmasına özen gösteriniz, mesela, nohut, mercimek, kuru fasulye, tarhana çorbası, et, doğal tavuk, balık (çiftlik balığı olmayan sezonunda çıkan balıklar), zeytinyağlı veya etli sebze yemekleri, yoğurt olabilir. Akşam yemeklerinde ekmek, makarna ve türevi karbonhidratlardan uzak kalmakta fayda vardır.

     

     

     

  • Hep meşhur "Van kahvaltısı"ndan bahsederlerdi ama Van'a gidip hakiki Van kahvaltısı edene kadar içimden "Acaba biraz abartıyorlar mı" diye geçirmiyor değildim. Fakat gelin görün ki Van'da kahvaltı kültürü apayrı bir olay. Hatta bu sene Guinness Rekorlar kitabına da girmeyi başaran Van kahvaltısında YOK yok! Sakın "Yediklerime dikkat edeceğim" diye bir hata da bulunmayın Van'da kahvaltınızı ederken çünkü bu imkansız!!! (Yazının altında yer alan resimlere bakmayı unutmayın sakın)

    En çok ilgimi çekenler kavut ve murtuğa oldu.

    Kavut: Buğdayın öğütülmesi ve elenmesi ile elde edilen unun yağ ve şekerle tavada kızartılmasıyla yapılan bir tür helva 

    Murtuğa: Un, yumurta, yağ ve tuz ile yapılır. Üzerine de bal veya reçel konulur. Buradaki püf nokta ayarı iyi tutturabilmektir. 

    Sirmo: Van'ın otlu peynirinin içine konulan ot. Vanlılar, bu ot için bir tür yabani sarımsak diyorlar.

    Kurat: Çime benzeyen ve peynirlerde kullanılan bir ot türü.

    Eğer Van'a gidecek olursanız tavsiyem sıkı bir kahvaltı yaptıktan sonra öğlen ve akşam yemeklerini hafif geçirmenizdir.

    Annem ve arkadaşlarının gittiği Van gezisine son anda kendimi yamaladığımdan onların avantajlarından yararlandım. Kendilerini Vanlı bir aile davet etmişti. Bir yerde lokal insanları tanımak kadar güzeli yok. Hele bir de bu insanların ruhları inanılmaz güzelse... 

    Tevfik bey bizleri havaalanında karşılayıp otelimize yerleştirdikten sonra akşam yemeği için evine götürmek üzere geri almaya geldi. Yemeğe bir gittik ki eşi Nuran hanım neler hazırlamış neler... Dünya güzeli üç çocukları (Lilos, Mansur ve Lorin) ile bizleri çok güzel ağırladılar. Tevfik bey'in ağaçtan kendisinin sedefle süsleyip yapmış olduğu masaya kurulduk. Resimlerde tüm detayları görebilirsiniz. Yemeklerden tutun da, oturduğumuz iskemleler ve yerdeki halılalara kadar herşey de el emeği göz nuru, yaşayan enerji vardı. Artık kapitalist dünyada bu güzel enerjilerle yapılmış eşyaları bulmak zor olduğundan tüm bunların keyfini doya doya çıkarmaya çalıştım. Hele bir kilim vardı ki Tevfik bey'in babaannesinden kalan, wowwwwww...... Muhteşem ötesi! Onlara söyledim: "Eğer bir gün bu kilimi satmak isterseniz (ki hiç zannetmiyorum!) ben talibim" diye laughing

    Tevfik bey, Çatana'da tam nehrin üzerinde çok güzel Hotel Mirava River Suites adlı bir tesis yaptırmış. Bir dahaki sefere niyetim 3-4 gün orada kalmak. Ama şunu da söylemeden geçemeyeceğim, hayatımda en güzel alabalığı orada yedim. Tüm gruptakiler de benimle hemfikirdi ki hepsi 50 yaş ve üzerindeydi. Yani Van'a kadar giderseniz muhakkak Çatana'da Tevfik bey'in yerine uğrayıp kalmasanız bile alabalık yemenizi şiddetle tavsiye ederim. 

     

  • Şef Adele'in tarifi olan bu çorbanın besin değerlerini "Didem'in Dünyası" bölümünde bulabilirsiniz. Şef Adele Yedid MS, RD

    İçindekiler:

    2 su bardağı sebze bulyon (1 soğan, 4 diş sarımsak, 3 kereviz sapı, 2 havuç, 1 demet kuşkonmazın alt kısmı, 2 tatlı kaşığı baharatlı tuz, 6 su bardağı su)

    İnce doğranmış 1 adet soğan

    2 çorba kaşığı zeytinyağı

    2 su bardağı kuşkonmaz, yuvarlak dilimlenmiş

    1 çorba kaşığı kaju fıstığı kreması (1/4 su bardağı çiğ kaju fıstıkları sudan geçirilip 1 çorba kaşığı su ile blender'da karıştırılacak)

    1/2 su bardağı suda bekletilmiş quinoa

     

    Yapılışı:

    1. Sebze bulyonunu hazırlayın. Tüm sebzeleri doğradıktan sonra 30 dakika çatal kolayca batacak dereceye kadar kaynatın. 

    2. Bulyon pişerken, kuşkonmazın tepesini 1 çorba kaşığı zeytinyağı ve tuz ile karıştın. 200 derece fırında 10 dakika pişirin.

    3. Suda bekletilmiş quinoayı yağlı fırın kağıdına serin ve 200 derecede iyice kıtır olana kadar pişirin.

    4. 2 çorba kaşığı zeytinyağında soğanı kavurun.

    5. Doğranmış kuşkonmazları soğana ekleyin ve kavurmaya devem edin.

    6. 2 su bardağı sebze bulyonunu da ekleyin ve kuşkonmazlar "al dente" olana kadar 5-7 dakika pişirin. Ama kuşkonmazların çok yumuşamasına izin vermeyin sakın.

    7. Çorbayı blender'dan geçirin.

    8. Tencereye dökün ve üzerine kaju fıstığı kremasını ekin

    9. Fırınlanmış kuşkonmaz uçları ve kıtır quinoa ile çorbanızı süsleyin ve de servis edin. Afiyet olsun laughing

  • Kilolarımla vermiş olduğum savaş ve sonunda gelen zaferimi sizlerle bu kitabımda paylaşıyorum. Ama bu zafer öyle kolay olmadı. Hayatımda keşke "Bir defa 80 kilo oldum ve sonra da diyet yapıp kilo verdim," diyebilseydim. Kilom borsa gibiydi, inişli çıkışlı. 3 ay önce görenler "Didem, müthiş olmuşsun" derken, 3 ay sonra gördüklerinde "Didem, ne kadar kilo almışsın" diyerek şaşkınlıklarını gizleyemezlerdi. Acaba tüm hayatım diyet yaparak mı geçecekti? Dünyada diyet yapanların yüzde 98'i kilo alırken benim yüzde 2'ye girme oranım ne olabilirdi?

    İşte bu kitapta kendimle yüzleşmelerim, yaşadıklarım, hissettiklerim, duygularım, aile bireylerimin tepkileri, onların kilolarıyla savaşları ve daha niceleri var. Gittiğim bir çok yayınevi "3 günde 4 kilo verin" ya da "40 günde mucize vücudunuz olsun" tarzı kitaplar istediler. Senelerce kilo sorunu yaşayan ve diyet reklamlarıyla, tuzaklarıyla kandırılmış bir insan olarak nasıl karşımdakilere aynısını yapabilirdim ki?

    Her şeyi tüm dürüstlüğümle yazdığım bu kitabın insanlara ışık olmasını ve beslenmeyle ilgili yaşadıkları sorunların kökünden kaybolmasını diliyorum.

    Kitaptan şahsıma gelecek tüm gelir de Türkiye çapında ihtiyaçlı okulların ve çocukların eğitiminde kullanılacaktır. Ablam Nesrin Kanca son 1 senedir tek tek okullarla kontağa geçerek tüm eksikleri öğreniyor ve bunları tedarik edip okullara gönderiyor. Kitabı yazması benden, almayı sizlere, gelecek geliri doğru yerlere ulaştırmayı Nesrin'e bırakıyorum smile Bu benim hayalimdi, kitabımdaki bilgiyle insanlara faydalı olabilmek, geliriyle de çocuklara...

    Şimdiden destek olan herkese kucaklar dolusu gönülden kocaman bir teşekkür ediyorum.  

    www.dr.com.tr/Kitap/Yarin-Diyete-Basliyorum/Didem-Kanca-Ustay/Egitim-Basvuru/Saglik/Beslenme-Diyet/urunno=0000000693769

     Kitap arkası yorumlar

    "Hem gülüp hem ağlayacaksınız... En önemlisi kendinizle ve insan iradesiyle ilgili bir gerçeği keşfedeceksiniz. Bu kesinlikle bir diyet kitabı değil. Artık asla siyah giymeyeceğim."
    Uzman Diyetisyen ve Sağlıklı Yemekler Şefi Adele Yedid MS, RD - Amerika Birleşik Devletleri

    "Okurken hem ağladım, hem güldüm. O kadar dürüstçe yazılmış ki, ne bir şey ispat etmeye çalışıyor ne de gösteriş yapmaya... Kızımı yemek yemeye zorlamanın ne kadar yanlış olduğunu ve beslenmeyle ilgili birçok detayı bu kitabı okurken fark ettim."
    Dr. Gerta Sazani, Kimyager - Kanada

    "Didem'in fazla kilolarıyla olan savaşını ve zaferini, yemekle olan saplantılı ilişkisini içtenlikle yazdığı bu kitap, eminim kilosuyla ve görüntüsüyle savaşan birçok insana ilham kaynağı olacaktır."
    Yard. Doç. Lisa Sasson MS, RD/New York Üniversitesi - Amerika Birleşik Devletleri

    "Didem'in içtenlikle paylaştığı kişisel yolculuğunda satır satır ilerlerken, kendi içimde de yolculuğa çıktım. Yemekle olan ilişkimde ve vücudumun mesajlarını keşfetmemde anahtar olan bu kitapla yemeyi yeniden öğreniyorum. Sadece kilosuyla sorun yaşayanların değil, herkesin mutlaka okuması gerekiyor."
    Serra Turan, Çevirmen - Türkiye

    "Bayıldım, bayıldım, bayıldım! Günümüzde yaşanan obezite sorunu ve kilolarımızla olan savaşımıza farklı yaklaşımı açısından alanında yazılmış tek kitap olduğunu düşünüyorum. Tanıdığım ve sevdiğim herkese tavsiye edeceğim."
    Lisa Frank, Dil Bilimci - Amerika Birleşik Devletleri

    "Kitabı okuduğumda diyetisyen olmak Didem'in kaderiymiş diye düşündüm. Kitap, kilolu insanların ve kadınların dünyasını daha iyi anlayabilmemiz için birçok ipucu sunuyor. Çocuk yetiştiren ebeveynlere, beslenmeyle ilgili önemli bakış açıları veriyor. Merakla okuduğum ve birçok şey öğrendiğim bir kitap oldu."
    Hakan Arabacıoğlu, Profesyonel Yaşam Koçu - Türkiye

  • Hep derler ya "Yavaş yersen az yersin" diye! Çocukluğumdan beri yavaş yemek yemesiyle meşhur "Ben" bir aralar 80 kilolara çıktığımda yine yavaş yiyordum ama çok yemeye devam ediyordum. Haa diyebilirsiniz ki "İstisnalar kaideyi bozmaz." Olabilir, fakat danışanlarıma senelerdir, yavaş yemek yerine farkındalıkla yemeleri gerektiğini söylemişimdir. Televizyon ya da bilgisayar karşısında istediğiniz kadar yavaş yiyin ama yediğinizin farkında değilseniz yine çok yersiniz. Bir bakmışsınız kasedeki tüm çerez bitmiş ve siz doldurmak için tekrar mutfağa gidiyorsunuz. Birşeyin tadına vararak yemediğiniz sürece bence doyum noktasına insan ancak midesini çok zorladığında ulaşabiliyor ya da hiç ulaşmıyor! 

    Yapılan son klinik çalışmalarda şöyle bir sonuca varılmış: Normal kilodaki kişiler yavaş yediklerinde daha az yiyorlar ama kilolu/obez kişilerde sonuç değişmiyor, yine çok yiyorlar. Ben bu sonuçtan kendimce şöyle bir sonuca vardım sealedNormal kilodaki insanlar zaten bir türlü daha farkındalıkla yiyorlar ve dikkat ediyorlar ki kilolarını koruyabiliyorlar. Yavaş yediklerinde ne kadar yediklerinin daha çok farkına varıyorlar ve buna göre daha az yiyorlar. Fakat genelde kilolu ya da obez kişiler daha şuursuzca yiyebiliyorlar. Tabii ki istisnalar vardır ama "istisnalar kaideyi bozmaz." Bundan dolayı da kilolu kişiler ne kadar yavaş yerlerse yesinler akıllarında hep önlerinde bitirecekleri tabak ve bir sonraki gelecek yemek vardır ya da olabilir. 

    Hiçbir zaman söylemekten ve tavsiye etmekten yorulmayacağım tek birşey varsa o da FARKINDALIKLA, HİSSEDEREK, TADINA VARARAK yemenizdir.

    Bence farkındalıkla yerseniz daha az yersiniz ve kilo vermeniz daha kolaylaşır. 

    Yarın Diyete Başlıyorum adlı kitabımdan bir alıntı: "Hayat ne 30'unda, ne de 40'ında başlar... Hayat farkında olduğun anda başlar!"

  • Çoğunlukla “diyet” diyince insanların aklına hemen kilo vermek geliyor, oysa “diyet” kelimesinin gerçek anlamı şudur: Sağlığı korumak veya düzeltmek amacıyla uygulanan beslenme düzeni. Yaz aylarında eğer sağlığınızı korumak istiyorsanız beslenmenizde dikkat etmeniz gereken en önemli hususlardan birisi de likit tüketimidir. Vücudun susuz kalmasının birçok etkisi vardır, hatta aşırı “dehidre” durumunda ölüme kadar götürebilir. Bir de bazen vücut susuzluğu açlıkla karıştırıp daha çok yemenize neden olabilir. Oysa belki de yemek yerine yapmanız gereken tek şey iki bardak su içmekti ve siz bunu fark etmediniz. Yaz aylarında dolapta sürahide suyun içine attığınız bir iki dilim limon, ve elma dilimleri ile nane veya fesleğen bulundurarak hem gelen misafirlerinize hem de kendinize ferahlatıcı, her an hazırda bulunan bir içecek sağlamış olursunuz. Sevdiğiniz başka meyvelerden ya da baharatlardan da koyabilirsiniz. Tamamıyle sizin damak zevkinize kalmış bir durum tongue-out

     

    Sıcak yaz aylarında hafif olan zeytinyağlı sebzeleri ve yaz meyvelerini tüketebilirsiniz. Yalnız yapılan hatalardan birisi de “Nasıl olsa meyve birşey yapmaz, istediğim kadar yiyebilirim” diyerek çok fazla meyve yiyerek sisteme şeker ve yağ yüklemesi yapabilirsiniz. Vücuttaki fazla şeker direk yağa dönüştüğünden meyve tüketiminde dikkatli olmanızı öneririm. Örneğin, yazın en çok sevilen meyvelerden birisi de karpuzdur. 38 x 19 cm’lik normal boyutlardaki bir karpuzun tamamında 280 gram şeker ve 1355 kalori vardır. Günlük ihtiyacımız olan şeker miktarı ise sadece 25 gramdır. Diyebilirsiniz ki, oturup bir karpuz un hepsini yemiyoruz sealed Ama 3-4 büyük dilim karpuz, yanında şeftali, yanında kiraz yediniz mi neredeyse 5 günlük şeker ihtiyacınızı bir oturuşta almış olabilirsiniz. Bundan dolayı meyve yiyelim ama ölçülerimizi bilip abartmayalım. Bir veya iki dilim karpuzla yetinmesini bilelim.

     

    Gelelim tatillerdeki açık büfe tuzaklarına… İlk olarak açık büfelerde dikkat edeceğim en önemli konu, açık büfelerin dışarıda sıcak bir alanda mı sergilendiği yoksa kapalı klimalı bir ortamda mı bulunduğudur. Eğer sıcakta dışarıda sadece altlarına buz konulmuş bir şekilde sergileniyorsa bu yiyeceklerin hepsinde yüksek derecede mikrop/bakteri barındırma potansiyeli vardır. Bundan dolayı salata, meyve, peynir, yoğurt vs gibi soğuk olması gereken ama sıcak ortamda bulunan gıdalardan kesinlikle uzakta dururum. Hatta yetkililere bu konuyla ilgili şikayette bulunurum. Taze pişmekte olan yiyecekleri tercih ederim. Biliyorum, biraz sırada beklemeniz gerekebilir bunun için ama sizin ve etrafınızdakilerin sağlığı için bu çok önemli ve de gereklidir.  Eğer hijyenik, soğuk odalarda gerektiği gibi yiyecekler servis ediliyorsa o zaman istediklerinizden gönül rahatlığıyla alabilirsiniz. Burada dikkat etmeniz en önemli husus tabağınızı ağzına kadar doldurmak yerine biraz alıp tabağınızdakileri bitirmek ve daha sonra hala açlık hissediyorsanız gidip biraz daha almaktır. İnsan aç olarak açık büfelere gittiğinde gözü dönüyor ve normalde yiyeceğinden çok daha fazlasını tabağına dolduruyor. Böylelikle hem daha çok yemiş, hem de yiyemedikleri ziyan olmu oluyor. Yemeklerden sonra tatlı büfesine yaklaşmamanızı tavsiye ederim çünkü bir kere “Şöyle bir bakayım, bir şey almayacağım” diye gittiniz mi, bir bakmışsınız, her tatlıdan birer çeşit alıp tabağınızı doldurmuşsunuz. Boş yere atalarımız “Gözden uzak, gönülden ırak dememişler” Tatillerinizin YEMEK tatili değil, ruhen ve fiziken dinlenme tatili olması dileklerimle hepinize çok güzel bir yaz diliyorum.

  • Yazılarımın bazılarında sizlerle yakında sunuma çıkartmaya hazır olduğum kitabımdan kısımlar sunmak istiyorum. Kitabımın konusu benim kendi kilomla nasıl bir ömür savaş verdiğim ve seneler sonunda kazandığım zafere ulaşmak için hangi yollardan geçtiğimdir. Belki yaşadıklarımı okurken kendinizden birer parça bulursunuz.

    1994 Ağustos’u ve ben, Amerika’ya yolculuk için 52kg’da hazırdım. Önümde beni bekleyen dört senelik bir üniversite macerası vardı. Matematiği sevdiğimden ve de o zamanlar çok moda olan yatırım bankacılığından dolayı finans okumak istedim. Ama açıkcası okumak isterken bunun tam olarak neyi kapsadığının farkında bile değildim. Sadece etrafımdakilerin etkisinde kaldım. Moda finans okumaktı ve ben de yapabileceğim şeyin sevebileceğim bir şey olduğuna kanaat getirdim. Henüz daha 17 yaşında tam olarak ne istediğimin farkında değildim. İlk sene çok istediğim Georgetown Üniversitesine kabul edilmeyince New Orleans’ta Loyola Üniversitesine başlamaya karar verdim. Annem ve ablam okula yerleştirmek için benimle geldiler.

    O yaz ablam çok kilolu ve morali bozuk olduğundan sadece iki tane eteği vardı, onları giyip duruyordu. Ablam hiçbir zaman bize kolusunu söylemezdi ama sanırım 75 kilodan fazlaydı.  Annem, ona birkaç kıyafet almak istedi; ama o şiddetle karşı çıktı, bu kilolarında kıyafet denemek istemedi. Ben ve annem ısrar ettik, ne gerek varsa. En sonunda ağladı, “İstemiyorum hiçbir şey” diye. Şimdi düşünüyorum da hayat ne ilginç, bir yaz öncesinde ben onu New Jersey’de gördüğümde ağlıyordum kilolarımdan dolayı, bir yaz sonrası o ağlıyor, bakalım öteki yaza kim dert edecekti kiloları? Acaba bu kilo derdimiz olmasa hayattaki tüm sorunlarımız çözülmüş olur muydu? Hepimiz hakikaten çok mu mutlu olurduk? Etrafımdaki bir sürü zayıf insan o zaman neden mutlu değiller? Acaba biz mutluluğu yakalamak için sürekli nedenler mi arıyoruz? Neden bulunduğumuz kilodan hiçbir zaman mutlu olamıyoruz? Ya da kiloları verdikten sonra bu sefer selülit, kırışıklık, sarkma gibi olaylara takılıp kalıyoruz? Nedir bizi bu kadar mutsuz kılan kilolarımızla görünüşümüzle ilgili? Peki erkekler neden kadınlara göre çok daha rahatlar bu konuda? Bizim kadar takıntılı değiller? Belki bu kitabın sonlarına geldiğimizde hepimiz kendimiz için farklı nedenler bulacağız.

    Dönelim Amerika seyahatime. Ben her ne kadar kendimi zayıf hissetsem de, moralimi bozacak unsurlar ortaya çıktı. O yaz çok severek aldığım elbiselerimden birini giyindim. Aynı elbiseden çok yakın bir arkadaşımda da vardı. Beni elbisemle gören ablam hemen: “Bu elbise arkadaşının üzerinde çok daha güzel duruyor, Didem, tabii vücut yapısı.” dedi. Benim moral eksilere düştü yine. Ne gerek vardı şimdi böyle bir şeye? Acaba kendisi mutsuz olduğu için mi böyle bir şey demişti? Ya da çok açıksözlü, dürüst bir karakteri olduğundan dolayı mı? Gerçi nedeni çok önemli değildi, ben içten içe yine bozuldum. Esasında o sene o kadar kilo vermeme rağmen, yine de verdiğim kilo çok belli olmuyordu; çünkü göğüslerim çok büyüktü ve sürekli üzerime bol tişört giyiyordum, olduğumdan daha kilolu durduğum kesindi. Ablam ve annem dönüş için benden bir gece öncesinden ayrıldılar. Vedalaştık, ikisi de sıkı sıkı tembih ettiler: “Aman kilolarına dikkat et ne olur, Didem!” diye, ben de söz verdim, “Kesinlikle, artık bir daha almam kiloları.” Bu, başkalarına ve kendime verdiğim kilolarımla ilgili sözlerin sadece başlangıcı oldu.

    Sabah uyandığımda son bir kez daha annem ve ablamı görmek istedim. Sanki bir daha onları hiç göremeyecekmişim gibi hissettim. Hemen tramvaya atlayıp otellerine gittim; ama çoktan çıkmışlardı. İçimde bir burukluk oldu. Gözyaşları içinde okula geri döndüm ve kendime kahveyle birlikte güzel bir tatlı aldım. Okuldaki ilk dönemim başladı.

    Yurtta oda arkadaşım Honduraslı tatlı bir kızdı. Adı Thelma’ydı. O da benim gibi yemeyi çok seviyordu. Gece geç vakitlere kadar ders çalıştıktan sonraki en büyük keyfimiz yukarı kattaki mutfağa çıkıp bir şeyler pişirmek ya da 24 saat açık olan yerlerden birine gidip yemekti. Hiç üşenmezdik, hatta çok da keyif alırdık. Bir de çıkmadan önce hep aynı şeyi derdik: “Bu gece de yiyelim, yarın rejime başlarız.” Hiç gelmek bilmeyen yarınlar!!!

    Okulda günlerden bir gün yürürken daha sonra ev arkadaşım olacak Alisa’yla tanıştım. Benden yedi yaş büyüktü ve bir seneliğine Almanya’ya okumaya gittiğinde bir Türk’le çıkmaya başlamıştı. Okulda bir Türk olduğunu duyunca da hemen beni gelip bulmuştu.

    Alisa: “Parkta birlikte yürüyüşe çıkalım mı?”
    Ben: “Olur.”
    Alisa: “Akşam bana yemeğe gelmek ister misin” 
    Ben: “Tabii.”
    Alisa:  “Kedileri sever misin?”
    Ben: “Daha önce hiç denemedim.”
    Alisa: “İyi, denemediğine sevindim, evimde iki kedim var da, rahatsız olur musun diye soracaktım.”

    Benim aklım hemen yemeğe gitmiş olmalıydı. Hani ne bileyim Çinliler kedi, köpek falan yiyor ya, kıza ayıp olsun istemedim. Gerçi Çinli falan değildi ama. Bu konuşmayı da hatırladıkça kendi kendime gülerim. Demek o zamanlarda aklım fikrim hep yemekteymiş.

    Geçenlerde annem ve ablamın ben New Orleans’tayken bana yazmış oldukları bir mektubu buldum. Annem: “Sevgili Didoş, çikolatayı gönderiyoruz afiyetle ye, sakın hepsini birden yeme……..” Arka sayfada ablamın yazdığı “Didoş, benim üstün ricalarımdan dolayı annem çikolatayı göndermeyi kabul etti. Aman hepsini birden yeme!……” Annem ve ablam beni çok iyi tanıdıklarından bana sıkı sıkı tembih etmişlerdi ama ne fayda!!! Çikolata geldiği gün bir saat içinde bitti.

    Bu anlattıklarım acaba size hiç tanıdık geliyor mu? Bir şey yerken doysanız dahi tabağınızdaki her şeyi bitene kadar yemek, ya da 24 saat boyunca sürekli çok yedim az yedim şimdi yiyeceğim ama sonra hiçbirşey yemeyeceğim,  bugün yiyeyim yarın yemem? Kafamız ne kadar da bu düşüncelerle yoğun bir şekilde meşgul oluyor değil mi? Esasında ne kadar yorucu bir durum. Ruhlarımızı ne kadar yoruyoruz farkında bile değiliz. Hep mutluluğu kendi içimizde aramak yerine belirsizliklerin çözümlerinde bulmaya çalışıyoruz. Mutluluk kilo vermekle, çok beğendiğimiz bir şeyi almakla, istediğimiz tatile gitmekle gelmez. Mutluluk kendimizi sevmemiz ve kendimize değer vermemizle başlar. Diğer etkenler mutluluğumuzu sadece pekiştirir. Diğer yazılarımda bu konuya çok daha fazla değineceğim ve sizlere kitabımdan örnekler sunmaya devam edeceğim. O zamana kadar da sizden ricam gün boyunca bıkmadan usanmadan ne kadar değerli olduğunu kendinize hatırlatmanızdır.  Sevgiyle kalmanız dileğiyle…