×

Hata

Error the gallery with an id of: 22 is not published

diyet

  • 12 hafta boyunca NTV kanalında yayınlanan 5 kere 5 programında yer alan Registered Dietitian Nutritionist Didem Kanca Üstay nasıl kilo verdiğini anlatıyor. Nasıl kilo verilir?

    https://www.youtube.com/watch?v=7eiBDlhMxx0

  • Hep içimde inanılmaz bir heyecan duyuyorum, acaba ne ile ilgili yazabilirim diye. Bu sefer sizinle diyet psikolojisinin kişiler üzerinde nasıl bir etki bıraktığıyla ilgili izlenimlerimi ve tecrübelerimi paylaşacağım.

    Genelde kilo vermek için diyet stresine girdiğimizde bir an önce fazla kilolarımızdan kurtulmak isteriz. Bunun için de yapmayacağımız hiçbirşey yoktur. Şok diyetler, çeşitli ilaçlar, aşırı egzersiz, kilo verdirdiğini iddia eden içinde ne olduğu bilinmeyen vücuda sıkılan enjeksiyonlar, incelttiğini iddia eden aletler ve daha niceleri…. Kendimizi o kadar çaresiz hissederiz ki, ne olsa yapmaya hazırızdır. Hiçbirşeye para harcamaz ama bu tip şeylere bir ton parayı gözümüzü kırpmadan veririz, hatta ruhumuzu bile satabiliriz. Kilo vereceğiz ya, herşeye değer! Ve ne acıdır ki çözümü hep dışarıda bir yerlerde birilerinde ararız. Aradığımızı bulamayınca da hayal kırıklığına uğrarız. Ama hep bakmayı unuttuğumuz bir yer vardır, o da “İÇİMİZ”dir.

    Kendimizi dinlemek yerine başkalarını dinlemeyi tercih ederiz. O başkası, bize bir kibrit kutusu kadar peynir yiyin der, ya da iki salatalık 150 gram yoğurt! Biz de hemen uygulamaya koyuluruz. Kendimize hiç sormayız bile, “acaba ben peynir yemek istiyor muyum, ya da kibrit kutusu kadar ile doyacak mıyım?” Çünkü o kadar çok umudumuzu dışarıda başkalarının iki dudağının arasından çıkacak kelimelere bağlarız ki, içimizdeki sesi bırakın duymayı, varlığını bile unuturuz. Oysa karşımızdaki kişi nasıl bilebilir, bizim ne zaman acıktığımızı, ne kadar ile doyacağımızı, canımızın ne çektiğini…? Hiç eliniz yemeğe uzandığında kendinize soruyor musunuz, “Ben neden şimdi yiyorum, hakikaten fiziksel olarak aç mıyım, yoksa başka duygularımın açlığını bastırmak için mi yiyorum?

    Ben kilolu zamanlarımda hep şöyle derdim: “Ama ben yemek yemekten çok büyük keyif alıyorum.” Taa ki master programında beslenme derslerimden birinde profesörlerimden birisi bir gün sınıfa bir kutu çikolatayla girene kadar… Sınıftaki herkese ufak bir parça çikolata verdi ve “haydi yiyin” dedi. Biz de şaşkınlıkla, acaba bunun arkasından ne çıkacak merakıyla yedik. Ardından elinden eşarplar çıkardı ve herkese dağıttı. Bir parça daha çikolata verdi. “Şimdi gözlerinizi kapatın, öyle yiyin” dedi. Aman Allahım, ne kadar lezzetli geldi o çikolata. Oysa biraz önce de aynısını yemiştim ama hiç böyle hissetmemiştim. Bunun üzerine kulağımıza takmamız için tıkaç verdi. Bu sefer hem gözlerimiz kapalı hem de kulaklarımız tıkalı yedik. Size yediğim çikolatadan aldığım hazzı anlatamam. İki duyum birden sistem dışı bırakılınca bu sefer yediğim şeye çok daha fazla odaklanmıştım. İşte o anda gördüm ve anladım ki, ben yemek yerken keyif almak ne demekmiş bilmiyormuşum. Çoğumuz yemek yerken farkına bile varmayız, ne zaman başladık ne zaman bitirdik. Sinirle yenilen tatlılar, televizyon karşısında atıştırılan çerezler, üzüntüyle tüketilen bir tencere makarna, yarın diyete başlayacağım stresiyle bitirilen kutu kutu çikolatalar, sohbet esnasında ağzınıza attığınız mezeler… Sizce bunları böyle yerken hakikaten keyif alıyor musunuz, ne yediğinizin farkında mısınız?  Yoga öğretmeni ablam yurt dışındaki merkezlerde yemeğe oturduklarında ilk 20 dakika konuşmanın yasak olduğunu söyledi. Herhalde boşuna bu yasak konulmadı diye düşünüyorum. Beyine tokluk hissi 20 dakikada gittiği gibi aynı zamanda kişi duyarlılığı çok daha yüksek bir şekilde yemeğini yiyerek hem vücudunu hem de ruhunu doyuruyordur.

    Siz belki benim yazılarımda okumaktan sıkılacaksınız ama ben yazmaktan yorulmayacağım. Lütfen, lütfen, lütfen çözümü dışarıda değil, kendi içinizde arayın. Farkındalığınızı artırın. 2010 sizin, bizlerin, hepimizin farkındalığımızın en dorukta olduğu sene olsun…

  • Yeditepe Üniversitesi'nde vermekte olduğum "Danışmanlık Uygulamaları" adlı dersin son sınıfını öğrencilerimle birlikte SAYASA'da yapmaya karar verdik. Bir dönem boyunca dışarıdan ayarladığım danışanlarıyla haftada bir görüşme yapan öğrencilerin danışanları ile ilgili sunumları vardı. Fakat ben sunumlar yerine öğrencilerle son dersimde gerçek hayat üzerine konuşmak istedim. Çünkü onların kalıplara bağlı kalmalarını istemiyorum. Çünkü onların yaratmalarını ve kendi çizgileri olmalarını istiyorum. Çünkü onların tek doğru-tek yanlış olmadığını görmelerini istiyorum. Çünkü onların sorumluluk sahibi, duyarlı bireyler olmalarını istiyorum. Çünkü onların araştırmalarını istiyorum. Çünkü bir kişi ya da olay ile ilgili yorumda bulunmadan önce olaylara hakim olmalarını istiyorum. Çünkü... O kadar çok "çünkü"ler var ki! Bana göre beslenme danışmanlığı yapmak sadece gelen kişiye "ne yiyip ne yememesi" gerektiğini söylemekten ziyade o kişiyi bütünüyle tanıyabilmek, anlayabilmek ve empati kurabilmektir.

    Eğer imkanları varsa yurtdışına gitmelerini önerdim. İnsan kendi ailesinden, evinden, kültüründen ne kadar uzaklaşırsa o kadar farklı görüşlerle, yaşamlarla karşılaşıyor. O zaman yargılamamayı, daha fazla hoşgörü sahibi olmayı, dışarıda farklı bir hayat olduğunu, hayatın sadece kendisine öğretilenlerden oluşmadığını görüyor. Vizyon sahibi oluyor. Yurtdışına gidemiyorlarsa bile sorun değil, o zaman çok farklı ortamlara girebilmeyi denemeliler. Sadece kendi arkadaş/aile ortamlarında kaldıkları sürece bakış açıları da aynı daraltıda kalabiliyor. Oysa ki hayatınıza ne kadar farklı yapılardan insanlar girerse o kadar farklı pencerelerden bakmayı öğreniyorsunuz. 

    IMG 4568 IMG 4573      

    Keyifli bir ders geçirdiğimize inanıyorum, astrolojiden tutun, insan dizaynı programına, diyetisyenlikten tutun özgürlüğe kadar her konu hakkında konuştuk, tartıştık. Gençlerle olmak güzel bir şey çünkü insan yaşı ilerledikçe bazen o yaşlarda nasıl olduğunu unutabiliyor ve geriye dönüp bakabilmek, hissedebilmek çok güzel. Aynı zamanda yeni nesillerin düşünce tarzını da daha iyi anlayabiliyor. Umarım ki hayat boyu taşıdığımız bilgi çuvalında onlarınkine ufak ta olsa bir şeyler koyabilmelerini sağlayabilmişimdir. Hayat sadece kuru kuruya derslerden ibaret olmamalı, bazen farklı renkler de katabilmeliyiz diye düşünüyorum.

    Bu arada ilerinin diyetisyenleri olarak SAYASA'ya gelirken karışık tatlılar getiren öğrencilerim sanırım çok aç gelmişlerdi hepsini yediler smile Ama tatlı yiyip tatlı konuştuk. Onlara da kucaklar dolusu teşekkürler... tatlıları ve tatlı sohbetleri için kiss ve de yazmış oldukları "tatlı" notları için...

  • (Kilo sorunu yaşayan ve diyabet hastaları için özel program)

    Ben New York’ta kilolarımla savaş halindeyken annem ve yakın bir arkadaşı da  İstanbul’da aynı savaşı veriyorlardı. Uzun araştırmalardan sonra Structure House’un zayıflama konusunda çok başarılı olduğunu öğrendim. Hemen bir aylığına burada bir yer ayarladık. Ufak apartman dairelerinde kalma gibi bir seçeneğimiz olduğundan, biz iki oda bir salondan oluşan bir daire seçtik kendimize. Dairemiz gayet komforluydu ve tüm ihtiyaçlarımızı karşılıyordu. Gittiğimizin ertesi sabahı aç karnımıza hemşirenin yanına kan vermeye gittik. Tiroidlerimizden kolesterole kadar tüm tahlillerimiz yapıldı. Gün içinde çıkan sonuçlara ve kilomuza göre beslenme uzmanı bize kaç kalorilik neler yiyebileceğimizi anlattı.

    Haftabaşında elimize verilen yemek listesinden tüm hafta kahvaltı, öğlen ve akşam ne yiyeceğimizi kalori limitimize göre seçiyorduk. Verdiğimiz listeye bakılarak her öğün önümüze seçtiğimiz yemek konuluyordu. Araöğünler yoktu. Ama işin en komiği eğer birimiz diğerine göre daha lezzetli bir yemek seçtiyse çok bozuluyorduk ve gözümüz ondakinde kalıyordu.  Genelde yemek sonrası bir meyva veriyorlardı. Biz o meyvayı acıktığımız başka saatlere saklıyorduk.

    Herkesin kendine ait bir kartı vardı ve lobide duran tartıda her sabah gidip kartımızı geçirip tartılıyorduk. Kart günde sadece bir kere tartılmamıza izin veriyordu. Sanırım tartılmayı saplantı haline getirmemiz için bu yapılmıştı. Malum insan kilo verme odaklı oldu mu, tuvalet öncesi, sonrası, yemekten önce-sonra, sabah uyanınca, akşam yatmadan gibi gün içinde 500 kez tartılmak isteyebiliyor.Smile

    21 diyetisyen didem kanca ustay 22 diyetisyen didem kanca ustay 40 diyetisyen didem kanca ustay 41 diyetisyen didem kanca ustay 42 diyetisyen didem kanca ustay
    43 diyetisyen didem kanca ustay        

    Her sabah 7:00’de ormanda bir saatlik sabah yürüyüşümüz vardı. Temiz havada kahvaltı öncesi yürüyüş iyi geliyordu. Hava sabah saatlerinde daha nemli olduğundan ufak incecik yılanlar yürüyüş yaparken önümüzden kıvrılarak geçiyorlardı. İlk sabah çok korktum ve yadırgadım ama sonrasında alıştım, onların geçmesini bekleyip yürüyüşüme öyle devam ediyordum. Gün içinde çeşitli egzersiz dersleri vardı. Canımız isterse sevdiğimiz yapabileceğimiz derslere katılıyorduk.

    Bir hafta sonra ablam da Washington DC’den bizi ziyarete gedi ve 10 gün kaldı. 3 kişiden 4’e çıkmış olduk. Arabayla gelmesi çok iyi oldu, çünkü yoksa sırf merkezde kalınca insanın canı çok sıkılıyor. Gerçi haftanın belli günleri bazı geziler oluyordu, ama yine de her akşam saat 6:00’da yemek bittikten sonra canımız sıkılıyordu. Altımızda araba olunca gezmeye başladık.

    Eğer buraya gidip programa uyup size verilen besinler dışında başka birşey yemezseniz muhakkak kilo verirsiniz. Yemekler fena değil, sabah yürüyüşleri muhteşem, fakat egzersiz dersleri biraz zayıf, çünkü seviye farkları yok. Aşırı kilolularla aynı derste olunca insanın temposu ona göre düşebiliyor. Yürüme mesafesinde hiçbir şey yok, araba şart. Kilo vermek için merkez arayan kişilere kesinlikle tavsiye edebileceğim bir yer. Uzman doktor ve hemşireler kontrolünde tüm görüşmeler ve toplu konuşmalar gerçekleşiyor.

  • Hayatta hiçbir şey nedensiz değildir ve bence bu yazımda eliminasyon diyetine değinmem ve sizin de bu yazıyı şu anda okuyor olmanız da hiç şüphesiz bir tesadüf değildir.  Umarım okuduklarınızı uygulamak ister ve faydasını görürsünüz.

    Bundan birkaç sene önce 10 senelik yurtdışı eğitimimden döndükten sonra beklemediğim bir iş teklifinde bulunuldu. Avrupa’da uygulanan gıda intoleransıyla ilgili bir testin Türkiye distribütörlüğünü alan iki arkadaş onlarla çalışmamı teklif ettiler. Ben daha önce böyle bir testle ne okul hayatımda ne de okul dışında almış olduğum eğitimlerde hiç karşılamamıştım. Daha detaylı bilgilenmem için beni birkaç kere Almanya’ya eğitimlere gönderdiler. Avrupa’da birçok ülkede bu testin yüzde elliye varan kısmını sigorta karşılıyordu. O zaman güvenirliliği olan bir test olması gerekiyordu. Ama bu test neydi?

    Kan veren kişinin test sonuçlarına göre 269 gıda ve gıda katkı maddelerine karşı vücutta ne gibi tepkiler oluştuğunu ve meydana gelen 3. tip gecikmeli alerjiyi görebiliyorsunuz. Tükettiğiniz gıdaların bir kısmı bağışıklık sisteminizin çökmesine neden oluyor. Siz, belki sütün çok faydalı olduğunu düşünüp içmeniz gerektiğine inanıyorsunuz ama oysa her süt içtiğinizde sistemi biraz daha çökertip değişik sorunlar ortaya çıkmasını sağlıyorsunuz.

    Bu testi ilk kendime yaptırdım. Benim vücudumun tolere edemediği sadece 13 gıda maddesi çıktı ve bunlardan bir tanesi ahududuydu. Hiç tüketmediğim bir gıda nasıl olur da çıkar diye düşündüm. Fakat bu arada ağzımda hep aft çıkıyordu ve ben bunu bir türlü tipik batı tıbbında öğrenmiş olduğumuz “herhalde vücudumda bazı vitamin ve mineraller eksik” diye yorumluyordum. Sonra günlerden bir gün her gün çiğnemeye alışık olduğum karışık meyvalı cikletin içeriklerini okudum.Bir de ne göreyim? AHUDUDU!!! Hemen kestim ve inanır mısınız, son üç senedir bir daha ağzımda aft çıkmadı. Biliyorum inanması zor ama doğru. Bu yazıdaki amacım size testin reklamını yapmak değil, bilakis çok pahalı olan bu testin yerine sizin kendinizin deneyerek bazı şeyleri diyetinizden elimine etmenizdir.

    Hatta Amerika’da tamamlayıcı tıpla ilgilenen birçok doktor gelen hastalarında öncelikle eliminasyon diyeti uygular. Bu rahatsızlıkların arasında romatizma, kilo problemi, migren, cilt sorunları, kronik yorgunluk sendromu, aşırı gaz, kronik kabızlık veya ishal ve astım en başta yer alanlardandır. Ama liste uzayıp gider. Doktorlar ilk olarak diyetten süt ürünlerini çıkartır ve vücuttaki değişimleri takip ederler. Birkaç ay sonra bu tip gıdaları yavaş yavaş tekrar diyetin içine koymaya başlarlar. Kimi vücut eskisine göre çok daha fazla tepki verir. Bunu şöyle de yorumlayabiliriz. Bir su düşünün eğer bu su bulanık ve pis ise siz onun içine bir çöp atarsanız su da bir fark görmezsiniz, çünkü su zaten kirlidir. Ama temiz bir suyun içine ufacık bir çöp atarsanız su hemen bulanır. Sisteminizi de böyle düşünün birkaç ay temizliyorsunuz ve ardından ufacık ona iyi gelmeyen bir şey verdiğinizde vücut eskiye oranla çok daha büyük tepkiler verebiliyor. Eğer vücutta herhangi bir değişim saptanmazsa o zaman mayalı gıdalar diyetten çıkartılır ve bir süre bu tip diyetle vücuttaki tepkiler ölçülür.

    Elimine edilecek major gıdaların başında tüm glütenli ürünler, maya ve süt içeren gıdalar geliyor. Bunun yanı sıra tüm katkı maddeli gıdaları da kesebilirsiniz. Fakat bu tarz diyet büyük bir disiplin ve hazırlık gerektirir.  Sakın “Ben artık yarından itibaren hiç glütenli gıda yemeyeceğim” demeyin, çünkü glüten dediğiniz şey sadece unlu gıdalarda olmakla kalmayıp çikolata, dondurma gibi birçok üründe de katkı maddesi olarak kullanılmaktadır. Birçok insan hazırlıksız başladığı için birkaç günden sonra ya vazgeçiyor ya da aç geziyor. Bir de glütenli ürünleri diyetinizden çıkardığınız zaman B vitaminlerini de büyük ölçüde azaltmış oluyorsunuz. B-vitamini takviyesi yapmanızı tavsiye derim. Aynı zamanda sütlü gıdaları uygularken kalsiyum takviyesi de çok önemlidir. Kalsiyum için takviye alırken içinde muhakkak D-vitamini ve çinko olanı almanızı tavsiye ederim, çünkü birbirlerinin emilimlerini kolaylaştırırlar ve birbirlerine olan oranları çok önemlidir. Esasında ben çok takviye taraftarı bir insan değilimdir. Sağlıklı ve çok çeşitli gıdalar tüketildiğinde vücut tüm eksiklerini tamamlar, fakat bugünün şartlarında birçoğumuz tükettiğimiz gıdalara gereken özeni göstermiyoruz. Bundan dolayı bazı durumlarda takviye kullanılmasının hiç kullanılmamasından daha iyi olduğunu düşünüyorum.

    Birçoğunuzun çok can alıcı noktası olduğunu bildiğim kilo konusuna da değinmeden edemeyeceğim. Eğer elimine diyetini uygularsanız bu alanda da güzel sonuçlar alabilirsiniz. Fakat bu test kesinlikle bağışıklık sistemi için uygulanan bir testtir. Test sonuçlarının yan etkisi olarak kilo kaybı görebilirsiniz. Sadece kilo vermek için bu testi yaptırmanızdan yana değilim çünkü hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz.

  • İçindekiler:
    1 havuç (soyulmamış)
    2 enginar
    1 diş sarımsak
    1 hindiba
    1/3 ufak kavun (çekirdekleri çıkartılmış, dilimlenmiş ve kabuklarıyla beraber)
    1 çay kaşığı zencefil

    Kalori: 282

    ***Aynı zamanda bağışıklık sistemini kuvvetlendirmek ve kalbi korumak için de muhteşem bir karışım.

    Smile Vitamin A  Smile Vitamin C  Smile Potasyum  Smile Magnezyum  Smile Kalsiyum

  • Bundan bir kaç ay önce eşim Murat'a bir yerlere tırmanma hevesi geldi. Ve de sanırım 37 yaşında olduğundan 40 yaş sendromuna girmeye başladı. Sürekli 'Yaşım geçiyor, şimdi bir dağa tırmanmazsam bir daha bir yerlere tırmanamam' diye sabah akşam söylenmeye başladı. Yaklaşan Şeker (Ramazan) Bayramı tatilinde de hiçbir şekilde ödün vermeden herhangi bir dağa tırmanmamız konusunda ısrar etti. Ben de ya ona eşlik edecektim, ya da ikimiz de farklı programlar yapacaktık. Bunun üzerine 'peki o zaman ben de sana eşlik edeyim' dedim. Tabii kendimi ne gibi bir çılgınlığın içine attığımın farkına varmadan. (Yazının sonundaki resimlere bakmayı ihmal etmeyin sakın!)

    Murat, bu esnada birkaç tur şirketiyle görüştü, ve en sonunda bu ay için en uygun zirve yapılacak yerin Erciyes olduğunu öğrendi. Ben de bu arada boş durmayıp kişisel spor eğitmeninden haftada iki gün özel ders almaya başladım. En azından nefesimi biraz daha açabilir ve daha da kuvvetlenebilirim diye düşündüm. Aynı zamanda son 10 senedir almakta olduğum pilates derslerine de haftada iki devam ettim. 

    Murat, birçok arkadaşımıza bizimle gelmeyi teklif etti, fakat herkes daha rahat edebileceği güney sahillerine ya da yurtdışına gezmeye gitmeyi tercih etti. Sadece iki arkadaşımız gelmek istediler. Bir tanesi Murat'ın erkek arkadaşıydı, diğeri de benim kız arakadaşım. Murat evde söylenmeye başladı: 'Bu çocuk oyuncağı değil, arkadaşın yapabilecek mi? Sen yapabilecek misin?' Ben de ona hep: 'Sen de ne kadar çok evhamlanıyorsun, kız yapabilirim dedi, uzun zamandır sıkı spor yapıyormuş, kendisi gelmek istedi. Ben de zihnimde bu olayı bitirdim. Her ne olursa olsun zirveye çıkacağım'dedim. O, tabii tipik bir erkek olarak olaya daha mantıklı bakıp: 'Bu işler zihinde bitmiyor Didem. Kuvvetli olman gerekiyor. Göreceğiz orada seni' dedi. Ama ben yine de 'Zihnim buna hazır, ben kesin zirve yapacağım' dedim.

    Seyahatten bir önceki haftasonu Murat ve ben, kız arkadaşımla birlikte alışverişe çıktık. Gece tırmanışı için kafa feneri, kamp için uyku tulumu ve daha rahat tırmanabilmek için batonlar, sırt çantası vb gerekli bize önceden tur şirketinin söylediği tüm malzemeleri aldık. Arkadaşım bayağı heyecanlıydı.

    Birkaç gün sonra bayramın ilk günü Kayseri'ye uçtuk. Bir gece otelde kaldıktan sonra ertesi sabah rehberimiz otele geldi. Birlikte arabayla Erciyes'e doğru yola koyulduk. Şehirden bakıldığında da görülen Erciyes dağı, daha oraya varmadan bizi heyecanlandırdı, çünkü bir gün sonra onun tepesinde olacaktık. Öğlen saatlerinde teleski ile çıkabileceğimz en yüksek noktaya 3000 metreye çıktık. Teleski'den inince 20 dakika kadar kamp alanına yürüdük. Çadırlarımızı kurduktan sonra rehber bize, ertesi güne hazırlık olsun diye iki saatlik kısa bir tırmanış yaptırdı. Bu tırmanış sırasında benim arkadaşım bayağı zorlandı. Tırmanırken ayağımızın altından taşlar hep kayıyordu. Bizim hızlı hareket ederek bir taşın üstünde çok uzun kalmadan diğer taşa geçmemiz gerekiyordu. Ben de ona hep motive olsun diye: 'Hadi yaparsın, tık tık, hemen birinden diğerine atla...' diyordum. Nitekim rehber bizi bırakıp hep ona yardım etti. Arkadaşım, eğer ertesi günü de böyle olacaksa yapamayacağını söylediğinde, rehberimiz: 'Yarın daha kolay olacak, sıkıntı yok, herkes yapıyor, hiç çıkamayan olmadı bugüne kadar' dedi. 

    Akşam saat 20:00 gibi çadırlarımızın içine girdik. Uyku tulumunun çok sıcak tutacağını belirtmişlerdi, ama ben çok üşüdüm. Nitekim Murat ile birlikte bir kişilik uyku tulumunun içine iki kişi girdik. Diğer tulumu da altımıza serdik, hem daha yumuşak olsun, hem de yerden gelen soğukluğu bir nebze azaltsın diye. Bir de ilk defa çadırda kaldığımdan sanki dışarıdan hayvanlar yanımıza geliyor, onların ayak seslerini duyar gibi oluyordum. Huzursuz ve rahatsız geçen saatlerden sonra 1:30'ta rehberimiz seslendi. Bizler kalkıp hazırlandık ve gece 2:00 gibi yola çıktık. Kafamızda fenerler, üstümüzü sımsıkı soğuktan korunmak için giyinerek yola çıktık. Eldiven getirin demedikleri için benim dışımda kimse eldiven getirmeyi akıl etmemişti. Ben her zaman çok üşüdüğüm için hep soğuk havaya karşı hazırlıklıyımdır. Arkadaşımın çok üşüdüğünü görünce eldivenlerimi ona verdim. Zaten biraz korkusu ve heyecanı da vardı acaba yapabilir miyim diye.

    Gece karanlığında ilerlerken arkadaşımın bayağı zorlandığını gördük. Murat ve rehber ona hep yardımcı oluyorlardı. Ben de sürekli 'tık tık, hep atla, yapabilirsin' diyordum. Ama bir süre sonra hızım kesilince üşümeye başladım ve daha önden gittim. Bu esnada Murat'ın arkadaşı geldi ve bana: 'Kimin arakadaşıysa geride kalan, gitsin ilgilensin, kız ağlıyor, yapamıyor ve biz geç kalıyoruz' diye söylendi. Arkamı döndüğümde geride arkadaşımın oturup ağladığını gördüm: 'Ben yapamayacağım, olmuyor, nefes alamıyorum, istemiyorum' diyordu. Bu duruma sinirlenip ve hırslanıp kafa fenerini de yere fırlattı. Sabahın dördünde arkadaşım yapamıyor olmanın verdiği hayal kırıklığı ile ağlarken, Murat ve arkdaşı da zirve yapamama olasılığını düşünüp sinirleniyorlardı. Esasında ben de kendimi zihnen o kadar hazırlamıştım ki zirve yapacağıma dair, böyle bir şey beklemiyordum. Sonuçta arada kaldım. Bir yanda insanın kocası, bir yanda arkadaşı. Neyse biz rehberimizi, tek başımıza ilerlememiz tehlikeli olmasına rağmen feda ettik ve o, arkadaşımla birlikte kamp alanına geri döndü.

    Bu arada güneş doğmaya başladı. Öyle muhteşem bir manzaraydı ki anlatamam size.  Gerçi zorlu yollardan geçerken güneşin doğuşunun güzelliği yerine bir an önce zirveye varmak vardı aklımda. Rehber, arkadaşımı 3 saatte ancak geriye götürebilmişti, çünkü iniş, çıkıştan daha zordu.  Arkadaşım bizi beklemeden ilk uçakla İstanbul'a geri döndü.  

    Zirveden önceki hörgüçe vardıktan sonra rehberimizi beklemeye başladık, çünkü ikisinin arasındaki mesafe rehbersiz geçilecek bir ara değildi. Bu arada hava iyice ısınmaya başlayınca dağın tepesindeki taşlar tepeden kaymaya başladılar. Bizim amacımız daha erken saatlerde zirveye varmak ve bu riski minimuma indirmekti. Ama güneş iyice ısıtmaya başlayınca taşlar (kayalar) kıpırdanmaya başladılar. Sabah ilk iki saat ağır ilerlememiz, ve rehberimizin olmamasından dolayı kaynaklanan gecikme, bizim için çok daha fazla risk oluşturdu. Bu arada rehberimizi ayarladığımız firma kask almamız konusunda bizi uyarmamıştı. Arkadaşımı bıraktıktan sonra rehberimiz gecikmeyle bizim yanımıza geldi.

    İşin ilginç kısmı, dağda tırmanırken zirve size hep çok yakın gözüküyor. Hep: 'Hah tamam, şimdi yaklaştık, 10 dakikaya oradayız' diyorsunuz ve bir bakıyorsunuz arada inişli çıkışlı bir tepecik daha var. Sürekli 'Hah geldik, hah geliyoruz' derken, hörgüçe vardığımızda işimizin kolayladığını zannettik. Nerdeeeee???? işin en zor kısmıydı diyebilirim. Yan yan 65 derecelik ayakta bile duramadığımız bir yolu tepeden kayalar düşerken iki saatte geçtik. Kendi kendime 'Dün nasıl olur da rehber, arkadaşıma, yarın daha kolay olacak yaparsınız, herkes yapıyor dedi' diye düşünüyordum. Her aşama gittikçe zorlaştı. Hatta bazen kendimi motive etmek için 'Didem, bu yola baş koydun yapacaksın, başka şansın yok. Sen hayatta kafana koyduğun herşeyi bugüne kadar yaptın, bunu da yapabilirsin' diye yüksek sesle söylüyordum ki evren de beni işitip bana destek olsundu.  

    Zorlu bir tırmanıştan sonra zirveye vardık. Önceden hazırlattığım sürpriz bayrağımızı açtım. Kendi kendime 'Neyse zirveyi yaptık, bundan sonrasını rahat yaparız' diye düşünüyordum. Aman Allahım dönüş tam bir kabus oldu. Saatlerdir tırmanmanın vermiş olduğu yorgunlukla artık bacaklarım titremeye başladılar. Bir ara yere oturup kaymaya başladım. Bu sefer ben öyle kayınca taşlar daha çok kaymaya başladılar ve benim önümde giden Murat ve rehbere çarptılar. Ayakta kayarak yoluma devam ettim. Gece 2:00'de başlayan yolculuğumuz saat 18:00'de sona erdi.

    Geçen akşam iş çıkışı Murat bana sürpriz yaptı. Zirveye çıktığım için benim adıma bir madalya yaptırmış, onu taktı. Hayatımda almış olduğum ilk ve tek madalyadır.Cool

    Bu seyahatten öğrendiklerim şunlardır:

    1. Zihin, çok önemli bir faktör. İnsan kafasına birşeyi koyarsa her ne olursa olsun yapabileceğini. (Buradan kilo sorunu olanlara şunu belirtmek istiyorum: Eğer hakikaten isterseniz yaparsınız, kiloları verirsiniz ve hep ince kalırsınız)

    2. Bu tarz tatillere gitmeden önce gideceğiniz kişileri çok iyi belirlemek ve de tanımak gerektiğini.

    3. Spor yapmanın sizi ne kadar zinde tuttuğunu ve yardımcı olduğunu. Böyle yoğun bir aktiviteden sonra bile vücudunuzda tek bir yerin ağrımadığını görünce spor hocanıza, sizi ve limitlerinizi zorladığı için teşekkür ettiğinizi.  

    4. Başka alternatifleriniz olmadığında limitlerinizi ne kadar daha fazla zorlayabildiğinizi. 'Artık bu kadar, daha fazla yapamayacağım'dediğiniz noktadan itibaren bile inanılmaz yol katedebileceğinizi.

    5. Bu tarz bir aktiviteyi ilk defa yapmadan önce çok daha detaylı bir araştırma yapmanız gerektiğini. Sadece tur'un size söyledikleriyle kalmamanız gerektiğini.

    6. 'Herkes yapabiliyor' dediklerinde, bu 'herkes'in kimler olduğunu öğrenmek gerektiğini.

    7. Azmin elinden hiçbir şeyin kurtulamayacağını.

    8. Panik durumlarda soğukkanlılığı korumak ve çözüm odaklı olmak gerektiğini.

    9.Sizlerle Serdar Özkan'ın 'Kayıp Gül' adlı kitabından bir bölüm paylaşmak istiyorum: 'Bir dağ hayal et... Zirvesindeki manzara çok güzel. Orada olmayı çok istiyorsun, ama zirveyi kendinden çok uzakta gördüğün için ümitsizliğe kapılıyorsun. Oraya nasıl olsa varamam, deyip vazgeçiyorsun. Oysa, zirveye varanların adımları seninkilerden daha büyük değildi. Ama onlar, o küçük adımları birbiri ardınca atmayı sürdürmüş kimselerdi. İmkansızı gerçekleştiren mucizeler değil, sürekliliktir. Suya sarp kayaları deldiren de budur...' 

    10. Madalya almak için illa birilerini geçmek ve yarışmak gerekmediğiniLaughing

  • (Sadece bayanlara yönelik diyabet ve zayıflatma programı)

    Yine verdiğim kiloları yavaş yavaş almaya başladığım dönemlerden birini yaşıyordum. Panik oldum ve hemen tekrar bir zayıflama merkezi araştırmaya başladım. O sıralar New York’ta yaşadığım için bulabildiğim en yakın merkez Vermont’taydı. Hemen ilk iş rezervasyon yaptırdım ve gittim. Sadece bayanlar programa katılabiliyordu ve merkezde çalışanlar da bayandılar. Bir haftalığına gittiğim bu yerde kimse benim neden katıldığımı pek anlayamadı, çünkü herkes obez denecek derecede kiloluyken benim ise ekstra 5 kilomdan başka ortada görünen vahim bir durum yoktu. Ama vahim durum şuydu: İpin ucu kaçmıştı ve ben bunun farkındaydım, kendi başıma bir türlü aşırı yememi durduramıyordum.

    Oraya gece vardığımda çok mutluydum, çünkü kafaya koymuştum, son aldığım 5 kiloyu hemen bir haftada verecektim. Sabah uyandığımda kahvaltıya gittim. Açık büfeydi ve istediğimiz kadar herşeyden yiyebiliyorduk. Gerçi sağlıksız bir şey yoktu ama hepsi de aşırı tüketildiğinde kilo yapabilirdi. Şaşırmıştım, çünkü açık büfe bana göre değil diye düşünüyordum. Gün içinde uzman bir terapist kadınları toplayıp sohbet havasında herkesi konuşturuyordu. Kadınlar neden orada olduklarını anlatıyorlardı. Kimisini kocası ailesi zorlamış, esasında hiç orada olmak istemiyordu, kimisi kendi isteğiyle gelmişti. Ama herkesin gözleri benim üzerimdeydi: Bu zayıf kız neden buradaydı? Ben de suçlanarak esasında beslenme masterı yaptığımı ve sadece bu tip merkezleri gezerek tecrübe edinmek istediğimi belirttim.

    Kış ortası olduğundan dışarıda kar ayakkabılarıyla yürüyüşler, cross-country skiing gibi açık hava sporları mevcuttu. Benim dışımda bu sporlara katılım çok azdı, çünkü herkes çok kilolu olduğundan katılmak istemiyorlardı. Hatta birkaç kişi cross-country yaparken düştüler ve kalkamadılar. Başımızdaki eğitmen, ben ve bir kişinin yardımıyla ancak onları kaldırabildik. Bunun üzerine utanıp pes ettiler ve kayakları çıkartıp ellerine alarak merkeze yürüyerek geri döndüler.

    Gün içinde de sürekli egzersiz dersleri vardı. Ben hepsine katılıyordum. Hatta bir iki dersi sadece eğitmen ve ben yapmıştık. En az kilo vermeye ihtiyacı olan bendim ama en çok spor yapan ve açık büfede en az yiyen bendim.

    Kaldığım bir hafta boyunca kendim dışında kimsede çok fazla bir kilo kaybı görmedim. Açık büfe olduğundan insanlar kendi limitlerini bulmakta zorlanıyordu. Akşamları yapacak hiçbir şey olmadığından genelde arabası olanlar başkalarını da ayartıp yakındaki bir bara gidip orada içip yiyorlardı. Ben gayet disiplinli akşam yemekten sonra odama çekilip ablamı arıyordum ve ona  telefonda söyleniyordum: Ben açım, çok açım, bu gece nasıl uyuyacağım?

  • Gut rahatsızlığı yaşayan kişiler ne yapmalılar?

    1. Fazla kiloları varsa kilo vermeliler.

    2. Yağ tüketimi günlük enerji (kalori) ihtiyacının yüzde 20-25 arasında limitlendirilmelidir. 

    3. Yüksek derecede pürin içeren gıdalardan uzak durulmalıdır.

    4. Alko, kahve ve kakao yasaklar arasındadır.

    5. En az iki litre hatta daha fazla gün içinde su tüketmeliler.

    6. Süt ürünleri tüketiyorlarsa düşük yağlı olanlarından yemeye özen göstermeliler.

    Pürin İçeren Gıdalar:

    1. Baklagiller - mercimek, nohut, kuru fasulye vs

    2. Mantar

    3. Ispanak

    4. Karnıbahar

    5. Deniz mahsülleri

    7. Kuşkonmaz

    8. Bulgur

    9. Bezelye

    10. Kırmızı et/tavuk/balık

    11. Havyar

    12. Yüksek fruktozlu mısır şurubu içeren tüm gıdalar (özellikle hazır meyve sularına DİKKAT!)

     

  • İlk olarak size muhteşem öğretilerle dolu renkli bir 2010 dilerim. Bana gelen danışanlarım için kilo açısından 2009'un son devreleri bayağı zorlu geçti. Herkesin içinde önüne geçemedikleri bir yeme hissi oluştu. Ben dahil olmak üzere!. Bana göre bunun nedenlerinden biri de dünyada oluşan negatif enerjilerin insanlara vermiş olduğu ağırlıktı. Umut ediyorum ki yeni yıla, yeni ve hafif enerjilerle girip tüm bu ağırlığı üzerimizden atabiliriz.

    Sizlerle bana gelen danışanlarımın bu süreçte bana yazmış oldukları bazı e-mailları paylaşmak istiyorum. Bunun nedeni de eğer siz de geçtiğimiz aylarda kendinizi kilo problemiyle ilgili umutsuz vaka olarak görüyorsanız belki bu yazışmalar size yardımcı olur ve bu yolda yalnız olmadığınızı görürsünüz.

    Sevgili Didem, bu aralar oradan oraya çok misafirliğe gidiyoruz, holiday zamanı da olduğu için dört tarafta kekler, kurabiyeler var, hiç dayanamadığım yiyecekler. Çok yiyorum bu aralar Didemcim. Pilatese de gidemiyorum bir haftadır, gelene kadar da gidemem herhalde. Pantolonlarım sıkmaya başladı, ne yapacağımı bilemiyorum ama bu aralar iştahım çok açık ve durduramıyorum kendimi. Yine o kısır döngüye girmek istemiyorum. Annemin burada olmasının tadını çıkartmak yerine çok üzülüyorum bu aralar. Hiç kendimi, bedenimi dinlemiyorum. Aç değilken bile hala tıkınıyorum. Sana da yine söyleniyorum Didemcim ama şu aralar tam bir panik halindeyim. O, yazın tutturduğum çizgiyi yakalayamıyorum ve sürekli kendimi suçlayıp duruyorum.

    Bakın bir başka danışanım bu dönemde yeme içme ile ilgili önüne geçemediği dürtüler hakkında neler yazmış:

    Didemcim, bu aralar çok yiyyorum sıkıntıdan. Galiba kilo da aldım biraz. Bugün markete gittim ne kadar abur cubur buldumsa aldım. Sonra da hepsini yedim. İşin kötüsü evde hiçbir şey bulamazsam dilim dilim ekmeğe bal sürüp yiyorum gecenin bir köründe. Moralim çok bozuk bu aralar. Yine eski halime dönüyorum galiba. Çok korkuyorum Didemcim.

    Ya kendi hakkında olumsuz duygular üretenlere ne demeli? İşte bir danışanımın e-maili:

    Ben yine bunalımlardayım, kendimi şişko patates gibi hissediyorum. Allah rızası için bana şöyle en 'şok'undan bir liste verir misin? Biliyorum sen diyeceksin ki şok mok olmaz, kontrollü ye falan filan, ama hani bir keresinde de patatesl meyveli, sebzeli 3 günlük bir diyet vermiştin ya, ondan sonra o gazla çok iyi devam etmiş ve kilo vermiştim. Yine kendimi öyle bir şokla dürtmeye ihtiyacım var. Noooooooolluuuuuuuuur acil yardım!!!!!!

    Tüm bu maillara benzer daha birçok maili sizlerle paylaşabilirim. kesinlikle hissettiklerinizde ve yaşadıklarınızda yalnız değilsiniz. Ama sunu bilin ki: çözüm ne ben, ne de dışarıdaki başka insanlar, ilaçlar ya da diyetler değildir. Çözüm tamamen sizin içinizde yatıyor. İçinizdeki egoyu, canavarı susturabilmek ancak sizin elinizde. Lütfen ama lütfen hayatta her ne yaparsanız yapın farkındalıkla yapın. Ben kimseye sakın hamburger, pizza, baklava yemeyin demiyorum. Madem çok istiyorsunuz yemek ve o kaloriyi alacaksınız, o zaman bunu, tadını çıkara çıkara yapın. Keyif alarak yapın. Bizler çoğu zaman hem yiyoruz, hem pişmalık duyuyoruz ve yediğimizin tadına bile varamıyoruz. Güzel bir yemek te yiyecekseniz şayet, hakkını vererek yiyin lütfen.

    Size 2010 için olabilecek en büyük dileğim yüksek farkındalıkla geçireceğiniz ve her şeyin doya doya tadına varacağınız bir sene geçirmenizdir.

  • Bir insan 11 ay içinde üç kere aynı merkeze gidip senenin 2 ayından fazlasını orada geçirir mi? Eğer burası Hippocrates ise “Evet”

    New York’ta yüksek lisansımı yaparken kronik yorgunluktan şikayeti olan bir arkadaşım buraya gittikten sonra nasıl kendini çok iyi ve enerjik hissettiğini, esasında herkesin oraya gitmesi gerektiğini bana anlatınca ben de hemen ilk fırsatta buraya üç kişilik 4 haftalığına rezervasyon yaptırdım. O sıralar 100 küsur kiloya fırlayan annem ve arkadaşının da acilen kilo vermeleri gerekiyordu. Tabii ben de yine 70’li kilolara doğru hızla ilerliyordum. Bir ayda ancak kiloların bir kısmı giderdi. Annemler İstanbul’dan geldiler. New York’ta buluşup Florida’ya uçtuk.

    Bir gün önceden oraya vardığımız için gece dışarı çıkıp deli gibi yemek yedik, sabah kahvaltıda da yine aynı şekilde abarttık. Sanki bir daha hiç yemek yemeyecekmişiz gibi!

    Hippocrates’e vardığımızda daha kapıdan girer girmez hayal kırıklığı yaşadık. Girişte eski bir salon ve yüzleri soyulmuş minderler… Fiyatı ucuz olmamasına rağmen bu bakımsız görüntü bizi mahsunlaştırdı. Ama İngilizce'de bir deyim vardır ya, bayılırım: Kitabı kapağına göre yargılama!

    İçeride yaşlıcana bir bayan bizi güler yüzle karşıladı ve kalın birer dosya verdi. Dosyanın içinde kaldığımız sürece alacağımız derslerin notları vardı. Sonra odamıza gittik. Üçümüz aynı odada kalıyorduk. Oda hiç güneş almıyordu. Böyle sağlıklı bir yerde bu da neydi? Hippocrates felsefesiyle uyuşmayan bir nokta! Güneş enerjidir ve yiyeceklerimizin hepsinin güneş enerjisi almış olması gerekirdi. Ama odalarda güneş yoktu.

    O gün öğlen açık büfeden istediğinizi yiyin dediler. O da ne, büfede sadece çiğ sebzeler, baklagiller ve çerezler vardı!!! Kabak, karnabahar, brokoli, filizlenmiş mercimek, kereviz, biberler, vs… Evet buraya gelmeden “çiğ” bekliyorduk ama bu kadar da değildi. İlk alırken zorlandık. Ama aç kalmamak uğruna bir şeyler yedik. Derken akşamüstü taze sıkılmış kereviz-salatalık suyu karışımımız geldi. Onu da içtik. Hippocrates’te yemek düzeni şöyleydi: Sabah aç karnına taze sıkılmış çimen suyu, arada salatalık suyu sonra öğlen yemeği, arada kereviz-salatalık suyu ardından akşam yemeği. Her şey çiğ, her şey sebze. Meyve bile yoktu. Konsept vücuttaki alkali seviyesini yükseltip asit seviyesini minimuma indirmekti. Tüm hastalıkların nedeninin vücuttaki fazla asit olduğuna inanıyorlardı.

    İlk başta çok zorlandığımız bu programda gün geçtikçe inanılmaz enerjiyle dolduğumuzu, kilo verdiğimizi ve etrafımızdaki birçok hasta kişilerin iyileştiğini görünce daha büyük bir motivasyonla programa devam ettik. Annemin arkadaşı 8 senedir kullandığı şeker ilaçlarını orada kaldığı sürece bıraktı ve şekeri normal seviyelerde gitti. Düşünsenize ilaç alınmayan bu bir ay boyunca karaciğer ne kadar dinlendi. Annem ve arkadaşı hatırladığım kadarıyla 15 kilo verdiler. Ben de 10 kilo! Ama kilolardan ziyade bol enerjiyle beslendiğimiz bir ay boyunca kendimizi hayatımızda olmadığımız kadar iyi hissettik.

    Buradan döndükten sonra herkes anneme “Sen botoks yaptırdın, bize söylemiyorsun” diye tutturdu. Oysa yiyeceklerden aldığımız oksijen hücrelerimizin en derinlerine kadar işlemişti.

    Programa başlamadan önce kan tahlilleri yapılıyor ve program bitiminde tekrar tahlil yapılıp başlangıç ve bitiş değerleri karşılaştırılıyor. Aynı zamanda lavman, mikroskopta alınan ufacık kandan hücre analizi yapılmakta ve kişi ona göre yönlendirilmektedir. Gün içinde çeşitli dersler verilmekte ve kişiler bu tarz beslenme ve hastalıklarla ilgili bilgilendirilmektedirler. Burada kilo vermeye yönelik kalori hesaplarının hiçbirisi yoktur. Size söylenilen tek şey, sağlıklı yerseniz vücut otomatik olarak gerektiği kiloya düşecektir.

    Sabah erken saatlerde ağaçlıklı bir alana yürüyüş parkuruna götürüyorlar. Akşamları saat 18:00’de yemekten sonra yapacak hiçbir şey olmuyor, ve insanların canları çok sıkılıyor. Şiddetle araba kiralamanızı tavsiye ederim. Biz kiraladık ve akşamları çok daha rahat geçti.

    Bu kadar memnun kaldıktan sonra babamın da buradan faydalanmasını çok istedim. Ocak’tan sonra Mayıs’ta babam ve annemle 2 haftalığına gittik. Çok memnun kalan babam, sadece 2 hafta kaldığına pişman oldu ve aynı sene Kasım ayında üç haftalığına gittik. Bu gidişimizde çok yakın bir arkadaşım da bize eşlik etti. Bizden sonra kime tavsiye ettiysek gidenlerden herkes çok memnun kaldı. Kanserden şekere kadar birçok hastalığa çok iyi geldiğini bizzat gözlerimle gördüm. İlk geldikleri gün zorla yürüyen odalarından çıkmakta zorlanan hasta kişiler 3. haftanın sonunda abartmıyorum spor derslerine katılıyorlardı. Biliyorum çok kuvvetli bir söz ama mucizelere inanmam fakat Hippocrates’e inanırım.

    Önerilen minimum kalma süresi 3 haftadır. Eğer gidecek olursanız lütfen en az 3 hafta kalmaya özen gösterin. Hiçbir lüksü olmadığı gibi biraz eski de gelebilir. Hatta ilk gittiğinizde “Bu kadar para verdim, bu da ne?” diyebilirsiniz. Program daha ucuz olsun diye genelde tanımadığınız kişilerle aynı oda da kalabilirsiniz. Eğer maddi durumunuz el veriyorsa ayrı odalarda kalmanızı tavsiye ederim.

    Hippocrates benzeri bir yer de Ann Wigmore Institute Puerto Rico’da yer almaktadır. Sanırım Kaliforniya’da da benzer yerleri bulunmaktadır. Eğer “raw food centers” diye internette araştırma yaparsanız, daha detaylı bilgilere ulaşacağınıza inanıyorum.

    ***Bu arada Hippocrates merkezi ile hiçbir bağlantım yoktur. Yazılarımın hepsi sizleri bilgilendirmek, doğru bir şekilde yönlendirmek ve sizlere yardımcı olabilmek amaçlıdır. Lütfen yazılarımı okurken içinizde en ufacık bir şüpheniz olmasın. Amacım reklam yapmak değildir.

  • Kongre'de konuşulanlar:

    1. Yetişkinlik çağından itibaren kişiler her 10 yılda ortalama 2.5 kg alıyorlar.

    2. Psikolojik problemlerden kaçmak için bazı kişilerde fazla egzersiz yapma eğilimi olabiliyor ve bu insanlar bir süre sonra egzersiz bağımlısı haline gelebiliyorlar. Vücut spor esnasında endorfin adlı kendimizi iyi hissettiren hormon salgılandığından, spor yapan kişi de bu hormonu özlüyor ve aşırıya kaçabiliyor.

    3. Egzersiz için genelleme yapmak çok zor. Yapılan 12 haftalık düzenli egzersiz üzerine bir araştırmada herkesin vücudunda farklı değişimler ortaya çıktığı gözlemlendi. Bundan dolayı kişileri egzersiz konusunda belli bir kategoriye koymak çok zor. Her vücut çok farklı.

    4. Egzersiz daha fazla açlığa yol açabiliyor ve dolayısıyla spor yapan kişiler de daha fazla yemek yeme eğilimi olabiliyor.

    5. Düzenli egzersiz yapıldığı takdirde bir süre sonra vücut bu egzersiz temposuna alışıyor ve açlık hissi kaybolabiliyor.

    6. İki grup arasında karşılaştırma yapmak için klinik bir çalışma yapılıyor. 1. Grup Diyet + Egzersiz yapıyor (haftada 3 yürüyüş) 2. Grup sadece diyet yapıyor. Bu araştırmanın sonucuna göre iki grup arasında kas kaybı, vücut ağrılığı, yağ yüzdesi ve bel çevresi incelmesinde belirgin bir fark görülmüyor. Sadece kalça çevresinde egzersiz ile daha fazla incelme görülüyor. 1. Grupta 7.15 cm kalçada incelme görülürken 2. Grupta bu oran sadece 4.84 cm'dir. Bu çalışmaya göre bölgesel zayıflamada egzersizin daha etkin olduğu gözlemlenmektedir.

    7. Çocukların gelişiminde egzersiz beslenmeden daha önemli bir yer tutmaktadır.

    8. İstanbul okullarında yapılan araştırmalarda çocukların %41'inde obezite görülmektedir.

    9. Türkiye'de obezite oranı %35'tir.

    10. Post menopoz zamanı kilo alımının önüne geçebilmek için mutlaka egzersiz ve diyet yapmak gerekiyor.

    11. Kemik erimesinin önüne geçebilmek için Harvard maksimum 1 bardak süt önerirken Amerikan tarım bakanlığı her öğün bir bardak süt tavsiyesinde bulunuyor.   

  • Okulumu bitirip Türkiye’ye temelli döndükten sonra da, annem ve arkadaşının kilo sorunları devam ediyordu. Merkeze gidip döndükten 6 ay sonra annem ve arkadaşı tekrar yavaş yavaş kilo almaya başlıyordu. Benim de hep “Versem iyi olacak” dediğim 5 kilom vardı. Yine kilo versek iyi olur dediğimiz dönemlerden birinde ben uzun araştırmalarımdan sonra Marbella’da Incosol’u buldum. Annemin “kilo dostu,” annem ve ben İspanya yollarına düştük. Bu sefer şükürler olsun fazla kilo sorunum olmadığından kendim için sadece bir haftalık, annemler için ise bir aylık rezervasyon yaptırdım. Sonra altı haftaya uzattık. Gerçi dönüşte de onları almak için yine bir haftalığına gittim.

    Incosol’a vardığınızın ertesi sabahı aç karnına kan tahlili yaptılar. Ardından bir doktor ve beslenme uzmanı ile görüşmeye gittik. Bayağı detaylı görüşmelerden sonra doktor ve beslenme uzmanı eşliğinde kaç kalorilik nasıl bir diyet takip etmemiz gerektiği söylendi. Doktor ayriyeten spa’da yer alan terapilerden hangilerinin bizim için uygun olduğunu söyledi. Terapilerin çoğu vücudu inceltmeye ve toparlamaya yönelikti.

    Kahvaltı ve öğlen yemeği açık büfeydi, fakat büfenin orada hep birkaç kişi oluyordu ve servisi onlar bize yapıyordu. Biz istediklerimizi söylüyorduk, onlar da porsiyonları ayarlıyordu. Herkesin kalori ihtiyacına göre aldığı porsiyon miktarı farklı oluyordu. Bir de muhakkak akşamüstü çayımız oluyordu. En çok bu kısmı seviyorduk. Burada hakikaten Amerika değil de Avrupa’da olduğunuzu hissediyordunuz. Güzel fincanlarda sunulan çay veya kahvenin yanında muhakkak bir de tatlımız oluyordu. Akşam yemekleri saat 20:00-23:00 arası oluyordu. Çok realisttik düşünülmüş bir program çünkü özellikle İspanya’da kim akşam yemeğini erken yiyor ki!!! Akşam yemeklerini önümüze gelen menüden seçiyorduk: Başlangıç, ana yemek ve tatlı. Tabaklar hep süslenmiş çok şık önümüze konuluyordu. Yemekte muhakkak canlı müzik te oluyordu. Buradaki en güzel şey insan kendini hiçbir zaman diyetteymiş gibi hissetmemesiydi.

    Incosol aynı zamanda 5 yıldızlı otel olduğundan kilo vermenin yanı sıra sadece otelde kalmaya gelip spasını kullanmak isteyenler de oluyordu. Ama yemekler öyle güzel bir arada servis yapılıyordu ki kimin kilo vermek için gelmiş olduğunu anlayamıyordunuz.

    Her sabah kahvaltıdan önce sahilde yürüyüşe gidiyorduk. Başımızda bir eğitmen oluyordu. Hepimiz kendi tempomuza göre yürüyüp belli bir saatte otele geri dönecek otobüsün önünde buluşuyorduk. Bazı günler değişiklik olsun diye sabah yürüyüşü yerine akşamüstü farklı yerlere götürüyorlardı. Öğlen yemeğinden önce havuzda bir saatlik su egzersizi oluyordu. Bu derse katılımı bayağı yüksekti.

    Haftada iki kere tartılıyorduk ve iki kere de doktor görüşmemiz vardı. Birde vücut ölçülerimiz alınıyordu, verdiğimiz kilonun yanı sıra ne kadar inceldiğimizi de görmek için… Burası daha çok batı tarzı diyet uyguluyor. Yani alternatif merkezlerdeki gibi gelir gelmez ilaçlarınızı bıraktırıp genellikle vejetaryen ağırlıklı beslenmeye yönlendirmiyorlar.

    Sonuçlar gayet başarılıydı. Ben bir haftada 4 kilo verdim, ama ikisini hemen ertesi hafta geri aldım. Annemler bir buçuk ayda 10 kilo verdiler ve uzun bir süre kilolarını korudular.

  • Çok Yedim İtirafları

    Birçoğumuz için yemekle ilgili savaşımızı dile getirmek çok zordur ya da içimizde yaşadıklarımızı dışarıya vurmaktan çekiniriz. Ben de öyle bir bölüm yapmak istedim ki takma ad kullanarak yemekle olan savaşımızda hislerimizi, yaşadıklarımızı buraya yazalım ve birbirimize destek olalım. 'Üzüntüler paylaştıkça azalır' derler ya, sizlerin de yemekle gelen üzüntülerinin burada herkesle paylaşarak azalmasını ve en yakın zamanda yok olmasını diliyorum.

    Bazen hayatta kendimizi çok yalnız hissederiz, sanki tek bizim gizli yediğimizi, bir daha yememek için kalanları çöpe atanın ya da üzerine deterjan sıkanın sadece biz olduğunu düşünürüz. Oysa yalnız değiliz, yalnız değilsiniz...

     

    İlk paylaşımı yakında çıkacak olan kitabımdan bir alıntı olarak ben yapmak istiyorum:

    Diyetimde ilk hafta fena gitmedi, sanırım 1.5kg verdim; ama oradan çıkar çıkmaz sanki hakkımmış gibi hemen tatlıcı Zeynel’e gidip kendime şöyle güzel bir kaymaklı ekmek kadayıfı aldım. Derken ikinci hafta baktım, bu merkez bana göre değildi. Ben tam gaz yemek yemeye devam ettim. İştahım bir kere açılmıştı ve ben hâlâ zayıflama iradesini kafamda bitirememiştim. Fakat diyetisyenle tekrar görüştüğümde de: “Hâlâ çok yiyorum” diyemedim ama “Neden kilo veremiyorum ben de bilemiyorum” dedim. Şimdi düşünüyorum da acaba hakikaten birşey yemediğimi düşünerek mi böyle birşeyi demiştim yani kendimi mi kandırıyordum yoksa karşımdakini mi kandırmak istiyordum? Henüz bunun cevabını bulabilmiş değilim. Daha doğrusu o anda neler düşündüğümü hatırlamıyorum. Ne farkeder, sonuç itibariyle bu maceram sadece iki hafta sürebildi.

     

  • KADIN ve ŞİDDET denilince akıllara genelde hemen fiziksel şiddet gelir. fakat çoğu zaman insanlar söz ile yapılan şiddetleri şiddet olarak algılamazlar, algılayamazlar ya da algılamakta zorluk çekerler.

    Ben sizlere bu yazımda beslenme ile ilgili kadınlara, erkekler ve kendileri tarafından uygulanan şiddetten bahsetmek istiyorum. Evlenirken çok sevdiği karısı kilo almaya başladıkça kimi erkek bu durumdan aşırı rahatsız olur. Bu sefer sürekli karısına 'hadi kilo ver, ne zaman kilo vereceksin, şu haline bak, evlendiğimizde ben seni alırken böyle miydin? Böyle olacağını bilseydim almazdım!...' Sanki manavdan iki kilo domates almıştı. Karşında duran bir insan var, senin de bundan haberin var mı peki? Ya da başka bir konuyla ilgili karısına çok kızmıştır, ve onun canını nasıl acıtacağını o kadar iyi bilir ki, hemen şöyle der: 'Sen ne kadar spor yaparsan yap, bacakların kalın ve hiçbir zaman Ayşe'nin bacakları gibi ince ve düzgün olmayacaktır.' İşte o an kadının bittiği andır!

    Biz kadınlar ise bu konuda o kadar hassas ve kırılganızdır ki, karşımızdaki böyle davranınca hemen suçlanarak: 'Evet biliyorum, bir an önce vermeye çalışacağım, elimden geleni yapacağım' deriz. Ya da içten içe kızar, her ne kadar kilo vermeyi kendimiz de istesek tepkisel olarak daha fazla yer, kilo almaya devam ederiz. Hatta şöyle erkekler bilirim, tanırım ki karısına sözleşme imzalatır: 'Eğer altı ay içinde karım Necmiye 10 kilo verirse ona istediği arabayı alacağım.' Karısı kilo vermediği sürece de araba alınmaz. Kilo verememiş olmanın cezasını kadın çekmelidir. Her an karısını ufacık birşey yerken görürse de hemen hatırlatır: 'Arabayı unut, sen bu gidişle duba gibi olacaksın şu haline bak, bırak araba almayı yakında kendine elbise almakta zorlanacaksın.'

    Eğer bu yazıyı yazarken abarttığımı düşünenler varsa yanılıyorlar, bilakis burada birçok başkalarından tecrübe etmiş olduğum ağır sözler de yer almamaktadır. Bir de kilolu eşlerini aldatan erkekler vardır. Bunlar esasında bitmiş bir ilişkinin ardından eşlerini aldattıklarını kabullenmek yerine sürekli eşlerine son senelerde ne kadar kilo aldıklarından, bakımsız ve sıkıcı olduklarından ve daha birçok başka konulardan şikayette bulunurlar. Amaç eşlerine kendilerini iyice kötü hissettirmektir. Esasında ha dayak atmışsın ha da bu sözlerinle kadınları dövmüşsün ne fark eder? hatta kimi zaman bir kadın için söylenen bir sözün yarası öyle ağırdır ki tokat atarak yapmış olduğunuz kızarıklık, morluk geçse bile kalpte açılan bir yara hiç kapanmamak üzere oracıkta kalıverir. Erkekler kendilerini suçlu hissetmek yerine karısını suçlu hissettirmeyi tercih eder. Bunu da sözsel tacizlerle çok güzel yerine getirirler.

    Bir de kadınlar vardır ki kendi kendilerine tacizde bulunurlar. Başkalarının bu işi görev edinmesine gerek yoktur. Kilolarından ve görüntülerinden o kadar muzdariplerdir ki, her an beyinlerinde bir ses: 'Bak, iğrenç oldun, şu haline bak, her tarafından yağlar fışkırıyor, kilo verene kadar hiç elbise almayacağım, haa tabii sen öyle deli gibi yemekler ye, ondan sonra da üzül, yok almayacağım hiçbir şey ve hiçbir yere de gitmeyeceğim, gör bakalım...! 'Daha geçen sene ne iyi duruyordum, offf selülitlerim felaket oldu, bu halde tabii kimse seni beğenmez, bu yaz kilo vermeden sana tatil filan yok, al bakalım cezanı.' Bu insanın kendine uyguladığı taciz değildir de nedir? Aynı zamanda sürekli hayatı ertelemekten başka birşey değildir. Biz kendimizi o kadar beğenmeyip sevmeyiz ki sonra da başkaları bizi beğenmeyip sevmedi mi üzülür söyleniriz. Kendimize o kadar ağır konuşuruz ki ruhumuzu en derinlerinden incitiriz. Sonra bekleriz ki başkaları bize iyi davransın. Tüm bunların üzerine en büyük cezayı da daha fazla yiyerek veririz.

    Artık bence uyanış zamanı geldi. Erkekler, kadınlara yapacağınız en acıtıcı tacizlerden birisi onun görüntüsüyle ilgili ağır konuşmanızdır. Kadınlar, kendinize yapacağınız en büyük taciz, ruhunuza ilettiğiniz negatif mesajlar ve duyarsızca yediğiniz bir ton yemektir. Artık kendinize ve etrafınıza daha iyi olmanın zamanı geldi de geçiyor bile... Şiddetli kadınlar en büyük şiddeti kendilerine uygularlar. UYANIN!!!

    Sevgililer Gününde, kendinize vereceğiniz en büyük hediye lütfen kendinizi SEVMEKolsun.

    (Her erkek veya her kadın yazdığım gibi değildir, çok anlayışlı olanları da vardır tabii ama ben sadece burada öyle olmayanlara değindim)

  • Kafeini gün içinde yiyecek ve içicekler ile birlikte sıkça tüketiyoruz. Kafeinin Dünya çapında bu kadar popüler olmasının sebeplerinin başlıcaları; insanın modunu yükseltmesiyle, uyanık kalmayı sağlaması.. gibi bir çok özelliğini sıralanabilir. Gün içinde kafeini en çok aldığımız besinlerin başında kahve geliyor.

    ‘Gün içinde kahve, çay ya da çikolata tüketiyor musunuz?’ ‘Evet’ seslerini duyar gibiyim.. Komşumuz çağırıyor sabah kahvesine, arkadaşımız çağırıyor iş çıkışında bir kahve içmek için.. Kahve bahane sohbet şahane değil mi? Aranızda çok kahve tüketenler var mı? Cevabınız ‘Evet’ olanlar, acaba 2 bardakla mı sınırlanmalı 3 bardak ile mi sınırlanmalı diye düşünenleriniz var ise gelin yazıyı okuyun! Bilim adamları kafein genini bulmuş.

    Kafein tüketiminin etkili olduğu bu genin (CYP1A2) kafein tüketiminin miktarına bağlı olarak, hipertansiyon, kalp krizi ve bebek düşüklerine neden olabilmektedir. Yapılan çalışmalarda CYP1A2 genini test ederek, kafeini yavaş ya da hızlı metabolize ettiğiniz anlaşılabiliyor. Kafeini yavaş metabolize eden bireylerin, kafeinin tüketiminden kaynaklanan sağlık risklerini arttırdığı görülmektedir. Bunun sebebi ise yavaş metabolize oluşu ile vücutta daha uzun süre kalmasından kaynaklanmakta olduğu belirtilmektedir.

    Yapılan başka bir çalışmada CYP1A2 geninde ki T alelinin C alelinin daha fazla olduğunda kahve tüketiminin daha fazla olduğu görülmüştür. Şimdi bunu bir örnekle açıklayacak olursam.. Dünya genelinde %10’luk bir kesimde T değişkenin varken, Avrupalılar da bu oran %25’tir. Peki Avrupalıların kahve tüketiminin kişi başına kahve tüketiminde lider olduğunu söylesem çok da şaşırmazsınız o zaman..

    Genler ve kahve tüketimi çalışmalarında incelenen başka bir noktaya dikkat çekmek istiyorum, o da ‘Kahvenin ne kadarını tolere edebiliyoruz?’ sorusuna cevap olabilir. Kimi insana bir kahve bile fazla gelirken kimisine 3 kahve yetmemektedir. Bunu genlerimiz de inceleyen bilim adamları günlük içtiğimiz kahve miktarını arttırdıkça tolerasyon düzeyimizinde arttığını belirtmişlerdir. Ne kadar çok içersek zamanla o kadarını tolere edebiliyormuşuz.

    Kısacası kimseyi kalıplara koymamak gerekli, hepimiz tek ve özel olarak yaratılmışız. Hepimizin genetik kodu farklı.. Ben kahve cidden sevmiyorum ve bir bardak bana yetiyor kimi zaman bitiremiyorum bile.. Kimi insan da çok seviyor günde bir çok kez içiyor. Beslenme tarzı kişiye özeldir kalıplara sokmamak gerektiğini düşünüyorum. Didem Hocamın da sıkça bahsettiği gibi kişinin kendini tanıması ve ona neyin yarayıp yaramadığını anlaması için yediklerinin ‘farkına varması’ gereklidir.

    Yazımın sonunda gün içinde tükettiğimiz bir fincan ‘Türk Kahvesi’nin besin değerlerini eklemek istedim. Merak edenlere..

    1 fincan şekersiz Türk kahvesi; *6 kkal enerji  *4 mg magnezyum *4 mg fosfor*35 mg potasyum *1 gram lif  *0.2 gram karbonhidrat *0.5 gram protein içermektedir.

     

     

  • Son senelerde herkesin kafasını karıştıran kan grubuna göre beslenme düzeni acaba ne kadar doğru diye hep düşünmüşümdür. Bu konuyla ilgili fikirlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

    Bu diyete göre sağlığınızın daha iyiye gitmesi, kilonuzu kontrol edebilmeniz ve yaşlanmayı önlüyor olmanız gerekiyor. Kan grubunuza göre bazı yiyecek türlerini tüketirken bazı türlerini tamamen diyetinizden çıkartmanız gerekiyor.

    Tüm dünyadaki değişik yemek kültürlerine, coğrafya yapılarına ve ekolojiye bakacak olursak bunun doğruluğunu tartışmak çok daha rahat olabilir. Kimi insanlara et çok dokunurken “ama kan grubuna göre dokunmaz o yüzden daha fazla ye” demek ne kadar doğru olabilir ya da kolesterolü yüksekse? Kan grubuna göre diyet tüm dünyadaki en sağlıklı en uzun yaşayan insanların beslenme tarzlarını tamamen gözardı etmektedir. Okinawa’daki Japonlara bakarsak tüm halk aşırı şekilde balık tüketirler ve de pirinç ve buna rağmen çok sağlıklı ve uzun yaşarlar. Bu nasıl oluyor peki? O zaman halkın en az yarısının farklı şekilde besleniyor olması gerekirdi.

    Esasında değişik diyetlere baktığımız zaman ortaya çoğu zaman şöyle bir senaryo çıkıyor:  O kadar çok kilo vermek istiyoruz ki, ne olsa yapmaya denemeye hazırızdır. Sunulan hiçbir diyetin arkasında acaba klinik çalışma var mıdır yok mudur demeden hemen üstüne atlarız. Benim, siz okuyuculardan ricam, herhangi bir diyete başlamadan önce, o diyetle ilgili ciddi araştırmalar yapmanızdır. Ama en azından yapacaksanız daha bilinçli bir şekilde yapmanızı tercih ederim. Gerçi ben diyetlere inanmıyorum. Tüm dünyada diyet yapanların yüzde 98’i kilolarını fazlasıyla geri alıyorlar. Eğer diyet doğru bir şey olsaydı ve işe yarasaydı bu kadar insan tekrar kilo almazdı. Kişi diyet psikolojisine girdiği andan itibaren sürekli “diyetim bitince istediğim herşeyi yiyeceğim” hayaliyle yaşar, ve nitekim “DİYET” bittikten sonra da saldırmaya başlar, çünkü bir müddet kendine yasaklar koymuş ve aklı ruhu hep o yemediği yemeklerde kalmıştır. Sonra da hepsine saldırır.

    Kilo vermenin ilk yolu kendimizi sevip ona değer vermemizden geçer. Şöyle düşünün bazen sahip olduğumuz çantamız ayakkabımız bile çok daha değerli oluyor. Kirlenmesin, pislenmesinler diye yere koymayız, yağmurlu havalarda bazen daha eskimiş ayakkabılarımızı giyeriz. Oysa sıra kendimize geldiğinde düşünmeden çöp kutusu gibi vücudumuza yükleniriz.

    Bu yazıdan sonra sizden ricam, her sabah uyandığınızda aynanın karşısına geçip 21 kere “Seni Çok Seviyorum” demenizdir.

    Sevgi ve ışık daima sizlerle olsun.

  • İçindekiler:
    3 elma (soyulmamış, koçanıyla beraber 3 parçaya bölünmüş)
    1 orta boy kereviz (yapraklarıyla beraber)
    2 diş sarımsak (soyulmuş)

    Kalori: 285

    *** Kerevizin içindeki kumarin, kansere karşı korumada ve tansiyonu düşürmede etkilidir.

    Smile Potasyum  Smile Vitamin C  Smile Vitamin A

     

  • Boyu 1.65, kilosu 52'ydi. Liseyi bitirmeye hazırlanırken birden 12 kilo aldı. O günden sonra Türkiye'de gitmedik diyetisyen, Amerika'da kullanmadık yöntem bırakmadı. Hayatının 10 yılını kilo sorunuyla mücadele ederek geçirdi Didem Kanca Üstay: Zayıflayıp zayıflayıp, sonra yine balon gibi şişiyordum, diyor. 50-80 kilo arasında inip çıkmaktan bitap düştü. Finans eğitiminin yanısıra, beslenme uzmanlığı eğitimine başladı. Hatta yüksek lisans yaptı. Yine de bilgisini kendisine uygulayamıyordu. Taa ki bir arkadaşının sözü üzerine yeme isteğinin gerçek nedenini keşfedene kadar. Şimdi 31 yaşında, 49 kilo. Diyetisyen. "Pazartesi Diyete Başlıyorum" adlı bir kitap yazıyor. Hikayesini önceden bize anlattı.

    Lise ikinci sınıfta yaz okulu için Amerika'ya gittiğimde başladı kilo sorunum. Altı haftada 12 kilo aldım. Dönüşte, uçaktan iner inmez annem beni zayıflama merkezine götürdü. İlk hafta 3 kilo verip, sonra soluğu tatlıcıda aldım. Okul açıldığında eteğime sığamadım, annem genişletti. Zayıflama merkezine gittiğimi herkesten sakladım. Zaten birkaç seans sonra bıraktım. Sürekli yürümeye başladım. Karaköy'den Boğaziçi Üniversitesi'ne oradan da Şişli'ye... Tanıdıklar annemi arayıp "Didem'i TEM'de yürürken gördük" diyordu. Bir yandan da deli gibi yiyordum; mesela iskender üzerine perde pilavı! O sene 18 kilo verdim, 52 kiloya indim.

    1994'te Amerika'da üniversiteye başladım. Annem, aman kızım tekrar kilo alma, demişti. Matematiği seviyordum, finans eğitimine başladım. Fakat sevmedim. İlk dönem 10 kilo aldım. Hıristiyanların 40 günlük oruçları gibi 40 gün çikolata, fıstık ezmesi yemedim. Sonra yine saldırdım tabii.

    BİR ÇİKOLATA BİLE DİYETİ BIRAKMAMA YETİYORDU

    Bir arkadaşım, kuzeninin bir zayıflama hapıyla çok kilo verdiğini anlatmıştı. Ablamla doktora gittik. Reçetemize yazması için ablam cebine ağırlık bile koydu. Ağız kuruluğu yapan bu ilaç yüksek miktarda kafein içeriyor. Aldığımda, kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Sabahlara kadar ayaktaydık. Kilo vereceğiz ya mutluyuz. Verdik de. Ama o dönem bu ilaç yüzünden çok kişi öldü. İlaç piyasadan kaldırıldı.

    İlaç sayesinde 54 kiloya inmişken, göğüslerimi de küçülttürdüm. Ama üniversitenin ikinci yılında tekrar deli gibi yemeye ve hemen ardından da tabii yine diyete başladım. Ama bir küçük çikolata bile diyetten vazgeçmeme yetiyordu. Amerika'dayken Türkiye'ye dönünce kiloma dikkat edeceğim diyordum, Türkiye'deyken de Amerika'ya gidince... İkinci dönemde 75 kiloyu buldum. Yazın annem diyetisyene götürdü. Diyetisyen "şu etin üzerine bu baharatı koy" diyordu. İnsanların içinde bunu yapmaya utanıyordum. Sonunda onu da bıraktım. Hiçbir giysi üzerime olmadığından eşofmanla geziyordum. Gece dışarı çıkamıyor, evde kalıp ağlıyordum.

    İTALYAN'IN BEĞENMEDİĞİNİ ZENCİ ÇOK ÇEKİCİ BULDU

    Amerika'da yeniden okula başladığımda ilk kez baskülde 80'i gördüm. Zaten daha sonra tartıya bakmaz oldum. Vitamin alıp aç gezdim. O sıralar Matteo adında bir İtalyan'dan hoşlanıyordum. Bisiklet yarışlarına katılmış, kayak birincilikleri almış, atletik yapılı biriydi. Sürekli sporla kilo vermemi söylüyordu. Koşuya çıkacağız, diyordu; ben de peşinden koşuyordum. Soğukta koşmaktan bronşit oldum. Şimdi hatırlarken bile kalbim daralıyor! Matteo bir gün "Erkek arkadaşlarım gibisin, onlar kadar yiyorsun" deyince çok üzüldüm. Bu stres bana daha da fazla kiloya patladı. Zaten ilişkimiz beş ayda bitti.

    Ablamla yürüyüşleri sürdürdük. Bir gün zenci bir postacı arkamızdan "Merak etmeyin bayanlar herşey yerli yerinde, süper" diye bağırınca çok sevindik. En azından kiloluları da beğenen erkekler vardı. Step yaptım, kondisyon bisikletiyle çalıştım, dizlerimi incittim. Vikram Yoga yaptım: Terleyince kilo verdim zannediyorsunuz, halbuki bunun zayıflamayla ne alakası var?

    ABLAM SEN NİYE BESLENME UZMANI OLMUYORSUN DEDİ

    Üniversitenin son senesinde okulun beslenme uzmanına gittim. Beni sabırla dinledi. O kadar etkilenmişim ki ablama anlattığımda "Sen niye beslenme uzmanı olmuyorsun" diye sordu. Bu soru hayatımı değiştirdi. Finans okuyordum ama bir yandan okulda beslenme dersleri almaya başladım. Bu arada başka yöntemler denemeye de devam ediyordum. Haftalık kalori ihtiyacınıza göre yemek veren bir sisteme katıldım. Verdikleri yemeği buzluğa koyup, vakti geldikçe ısıtıp yiyorsunuz. Yemin edip 40 gün sürdürdüm, 10 kilo verdim. Tabii diyet bitince yine gerisin geri.

    Tam da o sıralarda ıvır zıvır hiç yemeyen, çok zayıf bir erkek arkadaşım oldu. Bir senede farkına bile varmadan 25 kilo verdim. Anladım ki kadınlarda duygusal yeme eğilimi çok fazla. Erkek arkadaşım sayesinde gece açlık krizlerim bitti. Zaten o da "Adam gibi ye, önemli değil" diyordu. O öyle yaklaştıkça, ben de kilo veriyordum. Yaz okulu için kısa süre uzaklaştığımda tekrar 65 kiloya çıktım. Bir araya gelince 54 kiloya indim. Ayrıldığımızda yine 70'ler...

    HAKLIYDI, YALNIZLIĞIMI YEMEKLE TELAFİ EDİYORDUM

    Klinik beslenme yüksek lisans programına başlamıştım ama bilgimi kendime uygulayamıyordum. İyi olmadığını bile bile Atkinson diyetini bile denedim. Bir dostum "diyetisyen olacaksın ama şu haline bak" dedi. Doğru söylüyordu. O kiloyla güven veren bir diyetisyen olamazdım.

    Anne-kız bir aylığına Florida'da bir merkeze gittik. Kan değerlerim annemden kötüydü. Çiğ sebze yedirip, suyunu içirdiler. 55 kiloya indirdiler, yine kalıcı olmadı. Kilo alıp vermekten o kadar yorulmuştum ki. Ne güzel olmuşsun diyenler, iki ay sonra yeniden şiştiğimi görüyordu. Sadece kadınlara açık bir merkezde, bir haftada dört kilo verdim. Alanımla ilgili çalışmalar yapıyorum o yüzden buradayım, diyordum halbuki zayıflamak için gidiyordum. İşin garibi, çalıştığım hastanede de bütün diyetisyenlerin yeme sorunu vardı. Yine en zayıfları 65 kilo ile bendim. Bir gün New York'lu bir arkadaşımın karşısında ağlıyordum: Elimde değil, gece eve döndüğümde deli gibi yiyorum, ne yapacağım? "Ailenden uzakta, yalnızsın. Belki ondandır" dedi. O kadar haklıydı ki. Aslında yalnızlığımı yemekle telafi etmeye çalışıyordum. Kriz anı geldiğinde artık kendime doğru soruyu soruyordum: Şu anda neden yemek istiyorsun?

    2004'te Türkiye'ye dönünce tezimin doğruluğunu daha iyi anladım. Her şey düşüncede bitiyormuş. Eşimle tanıştığımda 53 kiloydum. Çevredeki zayıf kadınları takdir etmesinden alınıp, kilo verme baskısı hissettim. Kendimi başkalarıyla karşılaştırıyordum. Yine kilo almaya başlayınca sonunda kendime "sakin ol, bir tane Didem var, kendini sevmezsen başkası da sevmez, insanlar seni sen olduğun için seviyor" dedim. Yine kilo vermeye başladım. Şimdi bana danışanlara bunu anlatıyorum. Yemeği hayatlarındaki diğer eksikliklerin yerine koymasınlar. Yeme ihtiyacının psikolojik kaynağını bulunca sorun kalmaz. Ama nedenini bulamazsa, benim gibi yıllarca kiloalır verir, alır verir.

    YEMENİN YÜZDE 50'Sİ PSİKOLOJİ

    Didem Kanca Üstay 10 yıl boyunca kilo verme ile ilgili onlarca yöntem denedi ve sonunda diyetisyen oldu. İstanbul Dragos'ta SAYASA (Sağlıklı Yaşama Sanatı) isimli bir bir merkezi var. Şu anda 49 kilo, bundan aşağıya da inmek istemiyor: "Canınız bir şeyi çok istiyorsa yiyin. Ama psikolojik olarak değil, gerçekten vücudunuz onu istediği zaman! Hep şöyle diyorum: Yeme nedeni yüzde 50 fizyolojik ise, yüzde 50 de psikolojik.

    GİTMEDİĞİ DOKTOR DENEMEDİĞİ YÖNTEM KALMADI

    • Zayıflama merkezi
    • Çılgın yürüyüşler
    • Hıristiyan orucu
    • Öldüren haplar
    • Diyetisyen kontrolü
    • Açbilaç vitamin orucu
    • Atletik İtalyan eziyeti
    • Step, kondisyon, bisiklet
    • Bikram yoga
    • Beslenme dersleri
    • Buzluk-kalori sistemi
    • Atkinson diyeti
    • Beslenme master'ı
    • Florida zayıflama merkezleri
    • Kendiyle barışma yöntemi
  • Ebeveynlerden birisinin bile kilolu olmasının kendi çocuklarının da ileride kilolu olma riskini yükselttiğini biliyor muydunuz? Normal kilodaki anne-babaların çocuklarında ise bu risk çok daha düşüktür.

    Genelde hep çocuklar üzerinde annelerin yemek alışkanlıklarının etkileri ile ilgili çalışmalar yapılırken son yıllarda babalar ve çocuklarıyla ilgili olan çalışmalar üzerine yoğunlaşılmıştır. Babaların çoğu zaman annelerden daha etkili olduğu ortaya çıkınca araştırmacılar şaşkınlıklarını gizleyemediler.

    Avusturalya’da okul çağındaki çocuklar arasında yapılan bir çalışmada kilolu veya obez bir babanın ve normal kilodaki eşinin çocuğunun diğer çocuklara göre kilolu olma riskinin dört kat arttığı gözlemlenmiş.Düşünebiliyor musunuz anne-babadan sadece birisi bile kilolu olduğunda çocuklarda kilolu olma riski dört kat artıyor? Bir de anne-babanın ikisinin de kilolu olduğunu düşünün, bu risk katlanarak artıyor. Bir çok çalışmada anne-babası kilolu olan çocukların %80’inin de kilolu veya obez oldukları saptanmıştır.

    Fransa’da ergenler ve babaları ile ilgili yapılan bir çalışmada ise babaların yemek alışkanlıkları ile ilgili çocukların üzerinde annelerinden daha etkili oldukları saptanmıştır.

    En son Amerika’da 2015 senesinde okul-öncesi (3-5 yaş aralığı) çocuğu olan 150 baba ile yapılan çalışmada babaların en az bir öğünü çocuklarıyla yemeleri ve haftasonları anneyle birlikte çocuklarıyla vakit geçirmeleri şart koyulmuş. Bunun yanı sıra babalar fiziksel aktiviteyi artırmışlar ve porsiyonlarını ufaltmışlar. Çocuklarda birebir fiziksel akitvitede artış ve yemek porsiyonlarında azalma görülmüş. Bundan dolayı babaların da çocukların sağlıklı yaşam ve fazla kiloları üzerindeki belirgin etkilerini yabana atmamak gerekir.

    Babalar! “Nasıl olsa anne çocuğumuza bakıyor. Ben ne istersem yer, içerim, koltukta televizyon karşısında da mayışır kalırım” demeyin.

    Siz çocuğunuza “Kola” içme derken yanında içiyorsanız, “Patates kızartması” yeme derken yiyorsanız çocuğunuzdan bunları yiyip içmemesini bekleyemezsiniz. Çocuk sizden ne görüyorsa onu yapacaktır. Sağlıklı, ideal kiloda ve spor yapan çocuklar istiyorsanız önce kendinizden başlamaya ne dersiniz?!

    Geçmişte bana kilolu anneler çocuklarını getirip “Çocuğum kilo versin istiyorum. O daha genç, benim yaşadıklarımı yaşasın istemiyorum,” dediklerinde “Önce sizin ve eşinizin yediklerinizle ve yaşam tarzınızla çocuğunuza örnek olmanız gerekiyor, diye uyarıda bulunuyordum. Hakikaten ebeveynlerde bir değişim olmazsa çocukta da o değişimi çok daha zor yaşıyorduk ve değişimi yaşasak bile eski alışkanlıklarına dönme riski çok daha fazla olabiliyordu. “Yarın Diyete Başlıyorum” adlı kitabımda 9 yaşındaki Hilal ve Sunaz ile olan birebir yaşanmış hikayelerimi, kilolu çocukları daha iyi anlamanız açısından okumanızı tavsiye ederim.

  • Didem Kanca Üstay'ın 13/12/2016 tarihinde milliyet.com da çıkan yazısı aşağıda yer almaktadır.
     
    Diyet yapmaktan bıktınız, sürekli kilo alıp veriyorsunuz. Medyada farklı reçeteler yayınlanıyor. Kafanız çok karışıyor. Hatta çocuğunuzla ilgili anne bloggerlardan öneriler alıyorsunuz ve hayatınız daha da karmaşıklaşıyor. 
     
    İşte size beslenme konusunda çok farklı bir kitap önerisi: Yarın Diyete Başlıyorum.  
     
    Bu kitapta diyetle ilgili kapitalist yanlışlar tüm gerçekliğiyle gözler önüne seriliyor.  
     
    “Beslenme uzmanı olarak gittiğiniz kişilerin özgeçmişine muhakkak bakıp, bu konudaki eğitimini araştırın” diyen Yeditepe Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü'nde öğretim üyesi Didem Kanca Üstay, şunları söylüyor: “Detoks uzmanlığı diye bir uzmanlık alanı yoktur. Detoks kilo vermek için yapılmaz, çok sakıncalıdır. Günümüzde birçok kişi bu konuyla ilgili iki üç tane kursa gidip kendini uzman olarak göstermekte uzmanlaşmış kişilerdir. Dikkatli olun.” 
     
    Beslenme Uzmanı Didem Kanca Üstay ile Yarın Diyete Başlıyorum kitabı ve sağlıklı beslenme konusunda konuştuk. 
     
    Kitabınızı yazmanızdaki etken nedir?
    Kitabımı ilk seneler önce yazmaya başladığımda beni en çok motive eden şey kilolarıyla ilgili sorun yaşayan insanlara yardım etmek ve ışık olmaktı. Kendim senelerce sürekli kilo alıp verdiğimden ve hatta kendime faydam olur diye klinik beslenme üzerine yüksek lisans yapmama rağmen hala kilo sorununu kafamda çözemediğimden bu yolda en sonunda nasıl başarılı olduğumu insanlara aktarmak istedim. Esasında her şeyin insanın kendisinde bittiğini ve dışarıda geçici çözümler aramaktan vazgeçmeleri gerektiğini anlatabilmek istedim. Ben hem bu derdi yaşayan hem de ilmini okuyan birisi olarak tüm gerçekleri okuyuculara sunmak istedim. Bu öyle bir piyasa ki herkes insanların zaafından faydalanıyor. Bugün bir gıdayı pazarlamak istiyorsanız en kolay yolu “zayıflatır” diye bir reklam yapmaktan geçiyor. 
     
    Kitabın ikinci genişletilmiş baskısında ise kilo sorununun yanı sıra tamamen bebek-çocuk beslenmesinde yapılan hataları ve bunları düzletmek için neler yapılabileceğini anlatıyorum. Günümüzde maalesef birçok blogcu anne ve çocuklar için yemek tarif kitapları yazarlarının hiçbir bilimsel geçmişleri olmadıklarından, halkımıza inanılmaz sağlıksız, yanlış bilgiler ve tarifler veriyorlar. Bunun önüne nasıl geçilebilir bilemiyorum ama kitabımda elimden geldiğince örneklerle uyarmaya çalıştım. Ayrıca okul menülerine, okuldaki kantinlere, sosyal medyanın gençlerin yeme alışkanlıkları üzerindeki etkilerine kadar birçok farklı önemli konuya da değindim.  
     
    Her yerde pompalanan somon balığının esasında ne kadar zararlı olduğunu çünkü Alaska dışında satılan tüm somon balıklarının çiftlik somonu olup bunun nasıl büyük bir piyasa olduğu gibi kişilerin hatta ülkemizde akademisyenlerin, doktorların, profesörlerin bile sorgulamadıkları konuları ele aldım. 
     
    Benim için insan sağlığı çok önemli. Buradan şunu da çok net söyleyebilirim ki ben artık danışan almıyorum. Amacım kitap çıkarıp ardından kapımda danışanları sıraya dizmek değildir. Kitabımın şahsıma gelen tüm gelirini de ülkemizdeki ihtiyaçlı çocukların eğitimi için kullanıyorum. Ayrıca ülke çapında üniversite ve okullara ücretsiz sağlıklı beslenme üzerine konferanslara gidiyorum.  Rahmetli Türkan Saylan’ın dediği gibi “Her eğitimli kadının bu Cumhuriyete borcu vardır” Ben de eğitimli bir kadın olarak bu ülkeye olan borcumu ödemeye çalışıyorum.  
     
    Bu kitapta diyetle ilgili kapitalist yanlışlar tüm gerçekliğiyle gözler önüne seriliyor çünkü benim para kazanmak gibi şükürler olsun bir amacım yok. Eğer bizim gibi paraya ihtiyacı olmayan eğitimli insanlar da para ve şöhretin peşine düşerlerse ülkemizin geldiği şu noktada iyice çıkmaza gireriz. 
     
    Hayatınızdan dersler çıkararak doğru beslenme ile ilgili çok güzel bilgiler vermişsiniz. Beslenme konusunda özellikle neler önerirsiniz?
    İlk olarak annelerin bebeklikten itibaren çocuklarına doğru beslenme alışkanlıklarını kazandırmalarını,  tadına vararak farkındalıkla yemeyi öğretmeli çünkü çoğumuz konuşurken, televizyon ya da bilgisayar karşısında ne yediğimizin bile farkında olmuyoruz. Durum böyle olunca hep daha fazla yeme eylemi içerisindeyiz çünkü aradığımız tadı sürekli bulmaya çalışıyoruz. Oysa o anda konsantre olup yesek hiç böyle hissetmeyeceğiz. 
     
    Acıktığımızda yiyip doyduğumuzda yemeyi bırakabilmeliyiz. Eğer bunu bebeklikten itibaren aşılayabilirsek sıkıntı yok ama bebeklikten itibaren oyuncaklarla, oyunlarla, ekran karşısında, peşinden koşarak fark ettirmeden yemek yedirirsek çocuk bunu tüm yaşamı boyunca taşıyacaktır. Açlık ve tokluk hissi en temel içgüdülerimizden birisidir. Bununla doğmamıza rağmen dış etkenlerle zamanla bu öldürülmektedir. Eğer bebeklikte hatalar yapılmış ve bu hislerinizi kaybetmişseniz tekrardan kazanmanız gerekir. Yoksa tüm diyetler gelip geçici olacaktır.
     
    Herkes çok farklıdır; vücutlarımız, zihinlerimiz ve en önemlisi de ruhlarımız. Sakın “Başkalarının yapabildiği diyetleri ben neden yapamıyorum?” diyerek kendinizi suçlamayın.
     
    Anlıyorum, etrafınızdaki herkes vücudunuzla ve görünüşünüzle ilgili size pozitif olmanızı söylüyor ve siz de “Bu o kadar kolay değil” diyorsunuz. Çok haklısınız; insan aynaya baktığında kendisini “iğrenç” görürken nasıl “Çok güzelim” diyebilir ki? Kendinize yalan söylemeyin, ama en azından negatif kelimeler kullanmayın. Şöyle düşünelim, ben sizi yolda gördüm ve dedim ki, “Ayy ne kadar iğrenç gözüküyorsun, acayip kilo almışsın, her tarafından yağ fışkırıyor, halin felaket!” Ne yapardınız? Hemen defansa geçer, ya bana karşı negatif bir şeyler söylerdiniz ya da benimle konuşmazdınız. Ama aynısını siz kendinize yapıyorsunuz ve ruhunuzun size iyi davranmasını bekliyorsunuz. Hayır! Mümkün değil. Kendinize inanmadığınız halde güzel sözler söyleyin demiyorum, ama negatif kelimeler de kullanmayın. 
     
    Kendinizi dinlemeyi öğrenin. Acıktığınızda yiyin. Bırakın artık medyada sürekli söylenen 6 öğün, 8 öğün, 10 öğün tavsiyelerini. Siz ne zaman acıkıyorsunuz, ne kadarla doyuyorsunuz ona kulak verin. Dünyanın en sağlıklı ve uzun yaşayan toplumlarından biri Japonlar ve günde sadece üç öğün yiyorlar. Başkalarını dinlemek yerine artık kendinizi dinlemenin zamanı geldi.
     
    Kendinize yasaklar, kurallar koymayın, çünkü kurallar çiğnenmek, yasaklar kırılmak içindir. Yasak koyduğunuz her şey size çok daha cazip gelecektir. Kendi kendinize tekrarlayın: “Eğer canım çok isterse, tadına vararak istediğim şeyden yiyebilirim.” 
     
    Eğer sürekli tatlı yemek istiyorsanız, hayatınızda ne gibi bir tat eksik, onu bulun ve hayatınızı onunla tatlandırın.
     
    Basit karbonhidratlarla meyve, kuru meyve, şeker ve türevi gıdalarla beraber mutlaka protein ağırlıklı gıdalar tüketin mesela badem, ceviz, yoğurt, süt gibi.  Kan şekeriniz daha stabil olacaktır ve hemen acıkmayacaksınız. Tek başına elma yediğinizde, yarım saat sonra karnınız guruldamaya başlar. Tabii yine kendinizi dinleyin, çünkü bana gelip de “Bir elma yedikten sonra çok tıkanıyorumm, saatlerce acıkmıyorum” diyen danışanlarım da oldu.
     
    Her daim beden-ruh-zihin üçlüsünün önemini hatırlayın. Üçünü hep beraber ele almanız gerekiyor.
     
    Sakın belli kan tahlillerinizi yaptırmadan ezbere bir beslenme programına başlamayın. Özellikle tiroid hormonlarımız vücudumuzun ana şalteridir. Eğer tiroitlerde sorun varsa metabolizma ciddi bir şekilde etkilenecek ve kilo alıp vermenizde büyük sıkıntılar yaratacaktır. Tüm bunların yanı sıra, tabii ki birçok farklı verilere de bakmak gerekir. Bu konuda da sizi en iyi doktorunuz veya beslenme uzmanınız yönlendirebilir. 
     
    Eğer kan tahlillerinizin sonucunda belli veriler standartların dışında yer alıyorsa, muhakkak konusunda uzman bir doktora danışmalısınız.
     
    Bizlerin yani beslenme uzmanlarının ilaç tavsiye etme, ilaca yönlendirme gibi yetkileri kesinlikle yoktur. Eğer bir beslenme uzmanı size ilaç yazıyorsa veya aldırtıyorsa, hemen ofisinden çıkın derim. Doğru olanı, sizi doktora yönlendirmesi olacaktır. 
     
    Delicesine aç bir halde ne süpermarkete gidin ne de dışarıda yemeğe... İster istemez çok şey satın alırsınız ya da yersiniz, çünkü gözünüz dönmüştür.
     
    Benim geçmişte yaptığım hatayı yapıp kilonuzu kapatmak için siyahlara bürünmeyin. Hayatınıza renk katmaya kıyafetlerinizden başlayın. Siyahın kilonuzu kapadığını düşünüyorsanız, kapanan tek şey ruhunuzdur.
     
    Ruhunuzu doyurursanız daha az açlık çekersiniz. Eğer fiziksel olarak yeterli gıda aldığınız halde sürekli acıkıyorsanız, demek ki ruhunuzu bir noktada aç bırakmışsınız. Ruhunuza ne iyi geliyorsa onu yapın. Ben müzik dinleyip dans etmeye, ablalarımla sohbet etmeye bayılıyorum. İnsanın üç ablası olunca muhakkak birini telefonda yakalayabiliyor. 
     
    Spor yapın. Ama kilo vermek için değil, hakikaten ruhunuza ve bedeninize iyi geleceği için yapın. Her spordan sonra, spor yapabildiğiniz için şükredin. Ne büyük bir hikmettir ki spor yapacak enerjiye sahipsiniz. 
     
    Çocuklarınızı sakın yemekle ödüllendirmeyin. “Yüksek not alırsan sana çikolatalı pasta alacağım”, “Uslu durursan şeker vereceğim” gibi sözlerle çocuklarınızda yemekle aralarında duygusal bir bağ oluşturmayın. 
     
    En son yediğiniz yemekle yatmanız arasında en az 3 saat olmasına özen gösterin.
    Zamanla kendinizi daha çok sevin ve kendinize değer verin. Kendinize verdiğiniz değer kadar değerlisiniz bu hayatta...
     
    “Kiloluyum” diye kendinizi eve kapatıp daha az sosyalleşmeyin. Bu sadece bir kısırdöngü yaratır. Kilo aldıkça daha çok eve kapanırsınız. Evde kaldıkça daha çok yersiniz. Dışarı çıkın ve hayatı doya doya yaşayın.
     
    Benim ne dediğimin çok da bir önemi yok. Size hayatta ne iyi hissettiriyorsa onu yapın ve mutlu olun.  Kimse siz değil ve siz olamaz. Mevlana’ya sormuşlar: “Aşk nedir?” diye, “Ben ol ki bilesin!” demiş. Artık kendinizi dinlemenin vakti geldi de geçiyor bile...
     
    Günümüzde bu alanda eğitimi olmayan kişiler de beslenme uzmanı gibi konuşmalar yapıp eğitimler veriyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
    Bu benim kanayan yaram! Kişileri mümkün mertebe uyarmaya çalışıyorum. Ama en önemlisi bu kişileri kurumlarına çağıranların dikkat etmeleridir. Mesela okullarda özellikle anaokullarına blogcu anneler ya da çocuk yemek kitabı yazarları eğitimler için çağırılıyor. Peki bu okullar hiç mi bu kişilerin özgeçmişlerine bakmazlar diyeceğim ama ben, bir bebek-çocuk dergisini uyardığımda bana verdiği cevap şöyle olmuştur: “Bu kişinin kitabının ikinci baskısı çıkacak.”
     
    İstersen 10. baskısı çıksın. Bu bir gösterge değildir. Kişiler ilk baskıda 500 adet basıp kendisi satın alıp sonra hemen ikinci baskıya da geçebilir. Kapitalist dünyada paranız varsa her şeyi farklı gösterebilirsiniz. 
     
    Bu işlerin içinde olduğumdan gerçek yüzünü çok daha iyi görme fırsatını elde ettim. Parayı verirseniz “en çok satanlar” listesine daha kitabınızın çıktığı ilk günden girebilirsiniz. Bundan dolayı okuyucuların, bu tarz kişileri firmalarına, okullarına çağıranların çok detaylı araştırma yapmaları gerekiyor. Sağlık Bakanlığı bu konuyla ilgili harekete geçmediğinden kişilerin çok duyarlı olmaları şart. 
     
    Detoks ve sürekli moda olan diyetler konusunda ne düşünüyorsunuz? İnsanlar bu tip önerileri görünce ne yapsınlar?
    Detoksu, çok hatalı ve yanlış buluyorum. Eğer kişiler detoks yapacaklarsa bunu muhakkak yatılı bir merkezde uzman doktorlar ve diyetisyenler eşliğinde yapmalıdırlar. Detoks uzmanlığı diye bir alan yoktur. Birçok detoks kitabı da uzman olmayan kişiler tarafından tamamen yabancı basının kopyası olarak çıkarılmaktadır. 10 sene Amerika’da okumuş ve yaşamış birisi olarak bunu kolaylıkla ve kendimden çok emin bir şekilde söyleyebilirim. Detoks sizi ölüme kadar götürebilir. İşin şakası yoktur. 
     
    Geçenlerde piyasada bu alanda çok meşhur birisi ki filoloji mezunu olduğunu söylemeden geçemeyeceğim Instagram hesabından kendisine, “kereviz sapı suyunu içmek istemediğini” yazıldığında, “salatalık suyu iç o zaman” diye yazmış. Pardon ama kış ortasında “salatalık” yemek bile tüm detoks konseptini bozmuyor mu? Bu kişiler dediğim gibi ezbere konuşuyor, yabancı basından kopya çekiyorlar ve genelde eşlerinin ya da ailelerinin durumları iyi olduğundan çok iyi bir tanıtım firmasıyla anlaşıp inanılmaz bir reklam yapıyorlar. İnsanların gözleri boyanıyor. 
     
    Ama işin acı kısmı ne biliyor musunuz? Bu detoks zırvalığına inananların hemen hemen hepsi de üniversite mezunu okumuş insanlar! Ben hep şu konuda uyarıyorum: Sağlıkla ilgili bir kitap alıyorsanız ya da kişileri takip ediyorsanız muhakkak özgeçmişlerini okuyunuz. Ve sakın “yurtdışında çeşitli eğitimler aldı” sözüne kanmayınız. Yurtdışında hangi tarihler arasında kimlerden ne eğitimleri almış, nerelerde çalışmışlar gibi detaylı bilgileri vermeleri gerekmektedir. Maalesef sorgulayan bir toplum değiliz. 
     
    Protein Ağırlıklı Diyetler Dikkat 
    Protein ağırlıklı diyetler konusunda, herkesin bünyesi çok farklıdır. O zaman tüm Uzak Doğu pirinç tüketiyor. Onlar çok mu sağlıksızlar? Bu tarz hurafelerden uzak durun. İnsan en iyi kendi vücudunu bilir. Kimse sizin vücudunuzun isteklerini sizden daha iyi bilemez. Ayrıca protein ağırlıklı diyetlerde birçok insanın bağırsak tembelliği sorunu yaşayıp hemoroit ve benzeri rahatsızlıklarla karşı karşıya kaldığına tanık oldum. Her şey kararında sağlıklıdır.
     
    Probiyotikle Zayıflayın Tamamen Yalan
    Probiyotikle zayıflayın ise, tamamen yalan! O zaman herkes günde bir probiyotik hapı alır ve incecik olurdu. 
     
    Kinoa sütüyle zayıflayın, şaka mı? Zayıflatan hiçbir yiyecek yoktur bu dünyada. Olsaydı herkes onu yer ve incecik olurdu. 
     
    Chia tohumuyla zayıflayın. Evet bu dünya yaratılırken sadece Güney ve Orta Amerika ülkeleri sevildi ve o insanlara en sağlıklı yemekler gönderildi ve neden o ülkelerde de obezite görülüyor o zaman?
     
    Çocuklarınız için özel tarifler konusunda ise, çocuklar için evde ayrı yemek pişmez. Tabii ki eğer otizmli, Down sendromlu ya da farklı rahatsızlığı olan çocuklarınız varsa istisna durumlardır. Onun dışında “iştahsız çocuk sendromu” bizim Türk annelerinin yarattığı bir sendromdur. İleride çocuklarda yeme bozukluğuna yol açacaktır. Bu tarz çocuklar için özel menülerden koşarak uzaklaşın.
     
    Sizce yeme sorunlarının arkasındaki temel neden ne?
    Bebeklikten itibaren başlayarak yemek konusunda çocukları yanlış yönlendirmek ve ebeveynler olarak çocuklara iyi örnek olmamak. Çocuk söyleneni değil gördüğünü yapar. 
     
    Bazen çok gülüyorum, mesela yemeyen çocuklar için özel tarifler hazırlayan kendini şef olarak ilan eden bir “anne”nin hem kendisi hem de eşi kilolu ve hiç spor yapmazken çocuklara sağlıklı tarifler sunduğunu söylüyor. Bu kişiyi takip eden insanlar da hiç mi sorgulamazlar: Bu kadın önce kendisi sağlıklı olmalı kocasıyla diye.
     
    İnanın bana ileride kendi çocukları da bu anne ve baba gibi olacaktır çok büyük ihtimal. Siz çocuğunuza sağlıklı yemekler hazırlarken kendiniz nasıl yiyip bu hale geliyorsunuz o zaman?
     
    Yeme sorunlarının arkasındaki temel neden anne ve babadır. Tüm bilimsel araştırmalar da bu yöndedir. Benim yarattığım bir kavram değildir. Evrensel bir gerçektir.
     
    Sağlık haberciliği üzerine düşüncelerinizi öğrenebilir miyim? Sağlık haberlerinde nelere dikkat ediyorsunuz?
    Sizin gibi mesleğine değer verip araştıran insanlar çok az artık. Genelde ne prim yapacaksa onu haber yapıyorlar. Mesela son zamanlarda sürekli mide ufaltma ameliyatlarının yani Bariyatrik cerrahi ne kadar başarılı olduğunu haber yapıyorlar. Bir ameliyatın reklamı olur mu? Bu kadar çok haberi olur mu? İnsanları bariz ameliyata teşvik etmektir bu. 
     
    Sürekli sağlık haberlerinde “somon yiyin, kinoayla zayıflayın, omega 3 alın...” gibi kapitalist yaklaşımlar var. Hiçbir gıda bir diğerinden üstün olmadığı gibi gıdaların reklamları olmamalıdır. Genelde sağlık haberleri reklam üzerine kuruludur. 
     
    Ben sağlık haberlerinde, haberi kim yazmış, hangi verilere dayanıyor, bilimsel kaynağı var mı, sürekli bir şeyin reklamı yapılıyor mu gibi konulara özellikle dikkat ediyorum. 
     
    Sağlık iletişiminin olmazsa olmazı size göre nedir?
    Önce “İnsan sağlığı” ele alınmalıdır. Kapitalist yaklaşımlardan uzak durulmalıdır. Kişilere hakikaten onların sağlığını düşündüğünüzü hissettirmenizdir.
     
    Kısaca kendinizi tanıtır mısınız? 
    Tüm etiketlerimden önce insan sağlığını her şeyden önde tutan duyarlı bir bireyim. 
     
    1998 senesinde Georgetown Üniversitesi’ni bitirdikten sonra dört yıllık Tıp bölümünün derslerini tamamladım. Ardından beslenme alt derslerini alarak New York Üniversitesi’nde Klinik Beslenme üzerine yüksek lisansımı bitirdim. 
     
    Amerika’da sadece bölümden mezun olmak diyetisyen olmanıza yetmiyor. İlk olarak bir hastanenin programına kabul edilmeniz şart. Sonra bu hastanede bir sene boyunca çeşitli bölümlerde çalışıp başarıyla tamamladığınıza dair belge alıyorsunuz. Bu belgeyi aldıktan sonra tüm Amerika çapında verilen diyetisyenlik sınavına girme hakkını kazandım. Sınavı da başarıyla geçince hem Amerika’da hem de dünyada diyetisyenlik yapabilme hakkım doğdu. Bir de bu lisansı elimde tutabilmek için her 5 sene boyunca en az 75 saatlik kendi alanımla ilgili kongre ya da konferanslara katılmam gerekiyor. Şu an 2019’a kadar lisansım geçerli. Yani buradaki gibi okuldan mezun oldunuz, ondan sonra kendinizi geliştirmeseniz de olur lüksünüz yok. Bundan dolayı 2004’te belgemi aldığımdan beri sürekli yurtiçi ve yurtdışı gündemi takip ediyorum. 
     
    10 senelik Amerika’daki öğretim ve çalışma hayatımdan sonra Türkiye’ye döndüm. İstanbul’da SAYASA – Sağlıklı Yaşama Sanatı adlı bir merkez kurdum. Yeditepe Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü’nde öğretim üyeliği görevini sürdürüyor ve kurumsal firmalarda ve üniversitelerde beslenme üzerine konferanslar vermeye devam ediyorum.
     
    Öğrenmenin yaşı yoktur deyip, bireylerin ve toplumların gelişmelerinde en önemli faktörün eğitim ve öğretim olduğuna inandığımdan 2003 yılından bu yana çok sayıda uluslararası kongreye ve eğitime katıldım. Dünya çapında birçok beslenme ve detoks merkezini ziyaret ederek farklı beslenme tipleri üzerine araştırmalarda bulundum. Yurtdışında gittiğim çeşitli sağlık kongreleri, zayıflama ve detoks merkezlerindeki izlenimlerimi kendi kurduğum diyetnedir.com adlı internet sitesinden geniş kitlelere duyurmaktayım. 
     
     
  • Amerika'da üniversite okumaya gelmeden önce çok çok kilolu değildim, ama her gün yeni bir diyet deneyip biraz daha kilo vermek istiyordum. Hiçbir zaman başarılı olamasam da o zamanlar çok kilolu sayılmazdım. Herşey Amerika'ya geldiğimde değişti. Büyük porsiyonlar, derslerin verdiği stres, aile özlemi derken kendimi kaybettim ve yemeği olumsuz hislerimi bastırmak için kullanmaya başladım. Canım sıkıldığı zaman saat kaç olursa olsun kendimi dışarıya atıp köşedeki markete gidiyordum ve bir koca poşet dolusu çikolata, şeker alıp geri dönüyordum. Herşey yarım saat içinde midemdeki yerini alıyordu. Sonrasındaki pişmanlık ta çabası.

    Bu böyle dört yıl devam etti. Orada da bütün diyetleri, danışmanları denedim, ama hiçbir sonuç alamadım. Sonuncu senemin yılbaşı tatilinde İstanbul'a gitmiştim. Bir gazetede Didem'in verdiği röportajı okudum. Sanki kendi hikayemi okuyordum. Ağlayarak gazeteyi anneme gösterdim ve 'Anne, ben doğru kişiyi buldum' dedim. Didem'in başından geçenler benimkinden farksızdı ve beni çok iyi anlayacağından emindim. İlk görüşmemiz ben Amerika'ya dönmeden hemen önce oldu. Ama o kısa zamanda bile kafamda bazı şeyler değişmeye başladı. Diyetlerin boyundurluğundan kurtulmanın zamanı geldiğini anladım. Aynı zamanda kendi vücudumdan ne kadar koptuğumun farkına vardım.

    Artık açlık hissi diye birşey kalmamıştı bende. Çünkü vücudumu dinlemeden aç veya tok sürekli yiyordum. Üniversite son dönemimi bitirip mezun olana kadar kilomda bir değişiklik olmadı. Ama bu dönem süresince Didem ile e-mailleştik ve kendimi psikolojik olarak değişime hazırladım. Temmuz ayının başında İstanbul'a döndüğümde artık hazırdım. Didem'i düzenli olarak görmeye ve pilatese başladım. Başta beni en çok zorlayan tekrar vücudumu dinlemeyi öğrenmek oldu. Bütün yaptığım diyetler ve kısıtlamalar vücudumu o kadar alt üst etmişti ki, tokluk hissini farketmeyi yakalamak biraz zaman aldı. Fakat daha sonrası mucize gibiydi. Yaklaşık 1.5 sene içinde 22 kilo verdim ve geri almadım. Hala arada sırada kendimi kaybettiğim ve çok yediğim zamanlar oluyor. Ama artık paniklemiyorum. Vücudumu dinlediğim sürece o dengeyi tekrar bulacağımı biliyorum. Didem'e panik içinde 'Çok korkuyorum Didem' diye attığım maillarıma Didem korkmamam gerektiğini ve yediğimin kontrolünün tamamen bende olduğunu söyleyerek cevap veriyor. Artık 'Battı balık yan gider' mantığından vazgeçtim. Bugün çok yersem, yarın az yiyyorum ve bu şekilde kilomu koruyorum.

    88 kilodan 66 kiloya düştüm ve şimdi hedefim olan 59 kiloya ulaşmaya çalışıyorum. Ama artık acelem yok. Yavaş yavaş yediğimin tadına vara vara hedefime ulaşacağımdan eminim. Başladığım noktaya bakılırsa inanması zor ama şimdi pilates eğitmenliği eğitimi almaya hazırlanıyor ve yeme bozuklukları terapisinde master (yüksek lisans) yapıyorum. Didem'in dediği gibi, hayatta başımıza gelen herşeyin bir nedeni var... Benim kilolarla mücadelem de hayatta gerçekten yapmak istediklerimi öğretti bana. Tam anlamıyla hayatımı değiştiren, yediklerimden zevk almayı öğreten Didem'e, canım dostuma binlerce teşekkürler, sevgiler...

  • Aşağıdaki yazının orijinalini okumak ve resimleri görmek için:

    www.caferuj.com.tr/saglikli_yasam/Diyet_Gunlugu/2010/11/09/mnin_diyet_maceralari

    Selam Smile

    Dün sizlere 60 kiloda takılıp kaldığımı, bu yüzden bir beslenme uzmanıyla görüşeceğimi söylemiştim.

    Aslında bu kararımı vermemin çeşitli sebepleri var. Yıllardır diyet yapıp duruyorum kilo alıyorum, kilo veriyorum, tekrar kilo alıyorum tekrar veriyorum. Tam bir kısır döngü yani. Dolabımda her beden kıyafet var. 74 kilodan 63'e indikten sonra daha fazlası için kasmadım. Ama sonradan düşündüm, aslında bu kiloda mutlu değildim.

    Şimdi burada oldukça hassas bir nokta var. Birkaç gündür epey mail aldım sizlerden. Beni destekleyenlerin yanı sıra kilomun normal olduğunu, diyet yapmamın delilik olduğunu, hatta fazla kilolu insanlar için kötü bir örnek olduğumu yazanlar da oldu. Kimseyi üzmek, kırmak gibi bir amacım yok. Bu diyet günlüğü bir arkadaş sohbeti sırasında diyet yaparken yediklerini yazmanın motivasyonu artırdığını konuşmamız üzerine ortaya çıktı. Yazdıklarım aslında sadece diyetimi değil, günlük yaşamımın her anını kapsıyor.

    Bu ufak açıklamadan sonra bugün neler yaptığıma gelelim Smile

    Sabah uyanıp evime çok yakın olan Didem Kanca Üstay'ın 'Sayasa-Sağlıklı Yaşam Merkezine' doğru yürürken kafamdan milyonlarca düşünce geçiyordu. Çünkü daha önce de diyetisyenlere gitmiş, ancak hiçbir sonuç almamıştım. Dragos'un yeşil yollarından geçerek Sayasa'ya ulaştığımda farklı birşeyler yakalayacağımı hissetmiştim. Kapıdan içeri adım attığımda koskocaman bir bahçe ve güzel bir mandalina ağacı karşıladı beni. Nedense aklımdan burada güzel rakı balık yapılır diye geçti. Zayıflama hayalleriyle gittiğim Sayasa'da aklıma ilk gelenin rakı-balık olması rezaletti Smile Hemen bu düşünceleri kafamdan kovaladım. Daha sonra beni güler yüzüyle karşılayan Didem Hanımla koca koca kırmızı koltukların olduğu bir odada konuşmamıza başladık. Ben biraz meraklı olduğum için Didem'in hikayesini daha çok merak ettim. Çünkü üniversitedeyken onun da başı kiloları ile dertteydi ve bu dert ona mesleğinin kapılarını açmıştı. Yemenin %50si psikoloji diyen Didem Kanca Üstay'ı diğer diyetisyenlerden ayıran en önemli nokta sıcaklığı. Sizinle konuşurken hiçbir çekinceniz kalmıyor, yani gece oturup bir tencere makarna yedim deseniz bile sizi asla yargılamayacak birisi. Çünkü ne yaşadığınızı kendi deneyimleriyle anlıyor. Boş bir empati kurmuyor yani. 

    'Üniversitede 80 kiloyu gördükten sonra tartılara küstüm ve zayıflamaya karar verdim' diyen Didem'in şu an 50 kilo olduğunu ve oldukça hoş bir kadın olduğunu söylemem gerek Wink Sohbetimiz devam ettikçe kendime inancım arttı dersem abartmış olmam. Ne de olsa karşımda 30 kilo vermiş iradeli bir genç kadın duruyordu. Bu keyifli sohbet sırasında Didem bana diyette (ki kendisi bu sözcüğe inanmıyor) en önemli şeyin farkındalık duygusu olduğunu anlattı. Farkındalık duygusunu yakalayamadığınız bir yiyeceğin bizi asla doyurmayacağını öğrendim. Şimdi işin en keyifli kısmına geliyoruz. Farkındalık duygusunun öneminden bahsederken Didem bana çikolata sevip sevmediğimi sordu. Tabii ki seviyordum ve bir paket çikolatayı 1 dakikada yiyebilme yeteneğine sahiptim Kiss Ne de olsa çikolata hazzın diğer adıydı.

    İşte sevgili okur biz o hazzı tamamen yanlış algılıyormuşuz. Didem bir kaşık Nutellayı önüme koyarak: 'Şimdi bu çikolatayı gözlerini kapatıp, hissederek yemeni istiyorum' dedi ve odadan çıktı. Önümde tanıdık bir lezzet vardı. Kim bilir kaç gece televizyon karşısında Nutella kaşıklamıştım.

    Nutella'ya baktım, o bana baktı ve gözlerimi kapatıp yavaşça hissetmeye çalıştığım o çikolatadan bugüne kadar hiç almadığım bir tat aldım. İlk defa çikolatanın içindeki kakao ve yağ tatlarını bu kadar keskin hissediyordum.

    Çok keyifli geliyor değil mi?

    İkinci bir kaşık ister miydiniz? 

    Evet mi?

    Ben ikinci bir kaşığı yiyemedim Smile

    Hadi canım evde olsan kesin yerdin mi diyorsunuz? Evde denemesi bedava. Hadi siz de deneyin Laughing

    Bu eğlenceli test sonrasında Didem bana yeme isteğinin psikolojik boyutlarını anlattı. Yani o Nutellayı kaşıklamanızın sebebi patronunuza kızmanız, yalnız hissetmeniz ya da sevgilinizden ayrılmış olmanız olabilir. Farkettim ki ben de birilerine kızınca yemek yiyorum.  

    Kilomun sabitlendiğini anlattığımda ise bana 5 günlük bir tek gıda diyeti uygulamamı söyledi. Bu tarz diyetler kilonuz sabitlendiğinden vücuda 'Hadi devam ediyoruz' mesajını vermek için yapılıyrmış. Yani 5 günden fazla uygulamak yok. Ben bu tek gıda diyetine bayram tatilinde evde olunca başlamayı düşündüm. Çünkü iş yerinde bütün gün haşlanmış patates ya da sebze çorbası yemem çok zor. Metabolizmamı uyarma programım dışında protein ağırlıklı bir beslenme programı yaratmaya karar verdik.

    Bu arada Didem'in burçlara göre diyet tavsiyeleri de var. Burçlardan hiç anlamayan sadece Koç burcu olduğunu bilen benim bile ilgimi çekti anlattıkları. Ama bunları yarın anlatıcam, şimdi yemek yemem lazım.

    Ne mi yiyeceğim? Nutella olmadığı kesin Smile

    Sevgiler

    M*

  • Sevgili okurlar, bu ay sizlerle yeni dönmüş olduğum Malezya’daki uluslar arası diyetisyenler birliği konferansında geçen konuşmaları paylaşmak istiyorum.

    Yine en çok konuşulan konu dünyadaki artan obezite sayısı ve bu sorunun üstesinden nasıl gelebileceğimizdi. Son 10 senedir gittiğim tüm konferanslarda hep aynı konudan bahsediyoruz ve sorun aynı büyüklüğüyle katlanarak devam ediyor. Peki nerede yanlış yapıyoruz acaba?

    Ben bu konferansta en sonunda dayanamayıp bir konuşmacıdan sonra söz aldım. Gelen herkese şunu söyledim: Biz insanları 2 kere 2 dört eder gibi hesaplıyoruz. Oysa bu insanlar ruh, beden ve zihinden oluşuyor. Sürekli onlara bizim dediğimiz, şu kadar kalori alın, egzersiz yapın, az yiyin ama peki tüm bu söylenenler işe yarasaydı, o zaman bugün obez/kilolu sayısı yükselmek yerine azalırdı. Salonda herkes söylediklerimi onayladı.

    Artık bu konuya farklı bir bakış açısı kazandırmamız gerektiğine inanıyorum. Bir de harekete geçmemiz gerektiğine. Örneğin sürekli olarak çocuklar için televizyonda yiyecek reklamı çıkmasın diyoruz ama bunun için hiçbir şey yapmıyoruz. Oysa Norveç ve İsveç, 12 yaşına kadar olan çocuklara hitap edecek tüm reklamları televizyonlarında yasaklamışlar. Meşhur bir söz vardır: ‘Söyleneceksen harekete geç, harekete geçmeyeceksen söylenme.’

    Hong Kong’lu bir konuşmacı özellikle dünyadaki inanılmaz et/tavuk tüketimine dikkat çekti ve git gide dünyadaki karbon oranının yükseldiğini söyleyerek konuşmasını şöyle kapadı: ‘Hasta bir dünyada sağlıklı insanlar olamaz!’ Bir kilo etten dolayı dünyaya yaydığımız karbon uçakta yaptığımız bir seyahatten çok daha fazlaymış. www.earthlab.com da bu konuyla ilgili daha detaylı bilgi bulabilirsiniz.

    Esasında anlatacak çok konu var ama bunlardan en önemlilerinden bir tanesi de şöyle: 70 yaş ve üzeri insanlara diyet yaptırtarak kilo verdirtmeyiniz, çünkü kilo veren her 10 kişiden 9’u birkaç sene içinde hayatlarını kaybediyorlar. Neden olarak ta kilo kaybından dolayı ortaya çıkan kas kaybı ve bağışıklık sisteminin çökmesi gösteriliyor.

  • Aşağı yukarı iki ay kadar önce New York'a, bu dünyadaki en yakın dostlarımdan birisi olan Adele'i ziyarete gittim. Adele ve ben, New York Üniversitesinde birlikte beslenme üzerine yüksek lisansımızı (master) yapmıştık. Adele ile tanıştığımda daha yeni 6 aylık evliydi, şimdi ise 10 senelik evli ve 6, 3 ve 1 yaşlarında üç çocuğu var. Size bunu söylememin nedeni, onu her ziyarete gittiğimde çocuklarına hep değişik sağlıklı alternatifler sunduğunu görmemdir.

    Bu gidişimde de farklı birşey olmadı. Saat farkından dolayı herkes uyurken ben sabah 5:00'te uyandım ve Türkiye saati öğlen 12:00 olduğundan karnım guruldar şekilde buzdolabını açtım. Veee bir de ne göreyim 'hemp milk' diye organik süt var dolabın içinde. Hemen müsli aldım ve bu merak ettiğim süt ile karıştırdım. Tadı gayet güzeldi. Besin değerlerine de bir göz atayım dedim. Ama zaten eğer Adele'in buzdolabında yer alıyorsa sağlıklı olacağından hiç şüphem yoktu.  

    Sabah Adele uyanınca, ilk işim marihuana sütünün dolaplarında ne aradığıydıSurprised 'Yoksa çocukların bundan dolayı mı sürekli mutlu mesut ortalıkta dolanıyorlar?' diye de bir espri yaptım. O da marihuana bitkisinden yapılan bu sütün esasında çok faydalı olduğunu, özellikle bir yaşındaki oğluna verdiğini belirtti. Çocuklar büyürken beyinlerinin gelişiminde yağ tüketimi çok önemli bir rol oynar. Fakat tüketilen total yağın ne tür olduğu çok önemlidir. 1 bardak inek sütündeki doymuş yağ oranı %28 iken marihuana sütünde bu oran sadece yüzde 5'tir. Doymuş yağ tüketiminin vücuda verdiği kalp rahatsızlıkları ve kanser gibi birçok zararlarını göz önüne alırsak ne kadar az doymuş yağ tüketirsek o kadar daha sağlıklı olabileceğimiz de bir gerçektir.

    adele1 adele2      

    İnek sütünde demir bulunmadığı gibi fazla tüketimi de vücuttaki demir emilimini azaltır. Oysa marihuana sütünde çok yüksek seviyede demir de bulunmaktadır. Birçok çocukta demir eksikliği yaşandığını göz önüne alırsak marihuana sütünün başka bir güzel tarafını daha görmüş oluyoruz.  

    Kalsiyum ve protein oranlarının daha düşük olması benim için çok fazla birşey ifade etmiyor, çünkü çocuklar her zaman protein ve kalsiyum ihtiyaçlarını başka gıdalardan kolaylıkla temin edebilirler. Fakat demir ve sağlıklı yağ tüketimini karşılamak çok daha zordur.  

    Henüz Türkiye'de marihuana sütüne rastlamadım. Ama belki bu yazıyı okuyan birisi böyle sağlıklı bir içeceği Türkiye'ye getirtir, ya da burada üretimini hayata geçirir.  

    1 Bardak Marihuana Sütü          1 Bardak İnek Sütü
          110 kalori                               146 kalori
          7 gr yağ                                  8 gr yağ
          1 gr doymuş yağ                     5 gr doymuş yağ
          0 mg kolesterol                       24 gr kolesterol
          1 gr lif                                     0 gr lif
          5 gr şeker                              13 gr şeker
          5 gr protein                             8 gr protein
          %20 demir                             %0 demir
          %2 kalsiyum                          %28 kalsiyum